Cumartesi Sohbetleri / Zihnin Yokluğu
Cumartesi Sohbetleri / Zihnin Yokluğu
Günlerden bir gün, saatin kaç olduğu önemli değil; önemli olan senin ne yaptığın. Ben ne yapıyorum derseniz, şu anda balkonda oturmuş Eleni Karaindrou dinliyorum. Yanımda, üzeri işlemeli özel yapım bir bardakta Ballantine’s ve yanında ayıklanmış buz kabında badem tabağı bulunuyor. Dışarıdan gelen gürültülerden arınmak için Bose QuietComfort Ultra kulaklık kullanıyorum. En büyük zevkim ne film veya dizi izlemek ne de sosyal medyada gezinmek onların yerine müzik dinlemek ve özel sanat faaliyetlerine katılmak, sergi gezmek. Operaya gitmek. Şimdi size dinlediğim sanatçıların listesini vereyim. Önce Yunanlılar Eleni en başta, sonra tabii ki Yanni ve de olmazsa olmaz Vangelis harikadır. Biraz da Avrupa’da dolaşayım. Yine Yunanlı ama aynı zamanda Amerikalı Chris Spheeris. Devam edeyim bu sefer karışık Ali Azam, Dead can dance, Enya, Loreena Mckennitt, Lisa Gerard, Enigma, secret garden böyle devam ediyor. Tabii, nostalji yapmak istersem Joan Baez ve Kenny Rogers. Albümlerde favorim Buddha Bar, özellikle beşinci albüm bana göre müthiş. Klasik müzikteki vazgeçilmezim Rachmaninoff.Ben dünyaya düşünmeye ve yaşamaya geldim. Her şeyi hayal etmeye geldim. Dünyayı dışarıda olduğu gibi değil, içimde kurduğum hâliyle yaşıyorum. İçimde kurduğum bu âlemi dışarıya yansıtıyor, sonra da o yansımanın içinde yaşamayı sürdürüyorum.Dünya yuvarlak değil. Dünya, onu hayal ettiğim anda yeniden oluşan bir yer. Anların içinde kayıyorum. Gümüş bir tepsiden düşüp kırılan bir bardak gibiyim. Her kırık parçam başka bir zamana, başka bir anıya savruluyor. Sonra o anıların üzerine sessizce yağan kar, bir süre sonra çığa dönüşüyor. Geçmişi silmiyor; yalnızca başka bir şekle sokuyor. Ben de yaşadıklarımı en çok müziğin içinde yeniden buluyorum.Ben çok küçük yaşlarda kayak öğrenmiş çocuk gibi hayatın slalomlarını kimseye çarpmadan geçen biri de değilim. Daha çok, yönünü tam bulamayan kaba bir kızağın üzerindeyim. Savruldukça önüme çıkanlara çarpıyor, bazen onları, çoğu zaman da kendimi yaralıyorum.Dünya büyük bir karambol. Kimseye değmeden ilerlemeye çalışanlardan hiç olmadım. Kollarımı açıp denge ararken birilerine dokunuyor, bazen istemeden onları da kendi savruluşumun içine çekiyorum.Tek istediğim, Rachmaninoff’un kırılgan deviniminde bütün düşündüklerimi içinde taşıyan beynimi bedenimden söküp uzay boşluğuna fırlatmak. Geriye, bedenin ve beynin sınırlarından kurtulmuş, yalnızca var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin de uçmasını istiyorum.Sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum, sadece bir düşünce olarak var olmak! Tek aklıma gelen bu, yaşamın saçma sapan koşuşturmalarından, acılarından kurtulmak için. Sonsuz hiçlikte yüzen bir düşünce. O kadar! Ölmek mi gerek bunun için? Belki evet. Belki hayır. Ölünce tamamen yok olma ihtimali de var. Düşüncenin de zihnin de gömülüp çürüme ihtimali. Onun için ben hâlâ nefes alıp verebiliyorken gerçekleştireceğim zihnimi yok etmeyi. Bedenim yokmuş ve üzerinde durduğum dünya sonsuz bir hiçlikmiş gibi var olacağım. Sadece bir zihin… Çevresinde de yiyen, yediklerini boşaltan, uyuyan bir et.İşte yaşam bu kadar basit, dostlar, bu basitlikte bizler akışın içerisinde var olup sadece müziğin ahengine kendimizi bıraktığımız anda zihnimizi de yok ederiz. O zaman her şey bizimle olur. Yaradan’la o eşsiz armonisiyle buluşuruz. Ve başlıyorum. Fonda Ulysses’ Gaze. İlk dakikalarda zihin direniyor, sonra yavaş yavaş kendini bırakıyor. 3. Dakikadan sonra inadı bırakıp teslim oluyor. Önce dokuzuncu dalgada İvan Aivazovsky karşıma çıkıyor. Denizin dalgası beni rengarenk boyalı evlere, Burano Adası sahillerine sürüklüyor. O renk karmaşasından kurtulup kıyıya çıktığımda, tepenin üzerinde beni sisler denizi üzerindeki gezgin Caspar David Friedrich karşılıyor. Buradan Alaattin’in uçan halısına binip Mezopotamya denizinin üzerinden uçup Mor Gabriel Manastırı’nda dik olarak doğu yönünde gömülmüş rahiplerin arasına inmek üzereyken müziğin ritmi değişti. Hafif bir rüzgâr esmeye başladı. Rüzgârın eşliğinde kendimi bir anda Truva Kralı Tros’un oğlu olan Ganymedes’e âşık olan Zeus’un yanında buldum. Aniden hüzünlendim. Mevsim müziğin ritminde güze dönüşünce içime hüzün çöktü. Aniden yükselen ritim beni oradan çekip çıkararak Arabistan çölünde bir bedevi çadırının önüne götürdü. Çölün ortasında müzik yavaş yavaş ritmini arttırınca kendimi Granada ’daki mağara evinde çingenelerin arasında buldum. Artık sona gelmiştim. Zihnim aniden ortaya çıktı, beni alemimden çekip almaya hazırlanırken zaten müzikte bitmişti.Sizlere bol “zihinsiz” kendinizle kaldığınız anlar diliyorum.
18.07.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:




Yorum gönder