Son Yazılar

Cumartesi Sohbetleri Zaman Albümünün Bekçisi

Cumartesi Sohbetleri Zaman Albümünün Bekçisi

.

Sabahları hep aynı saatte uyanırdı Arın. Çalar saatine ihtiyaç duymayanlardan… Çünkü hayatı, kendi kendine çalan bir alarm gibiydi: iş, toplantı, ödeme, sorumluluk, yetişme hâli.On milyonluk evinin salonunda duran devasa saat, tik taklarıyla ona sürekli bir şey hatırlatırdı:“Geç kalıyorsun.”Oysa neye geç kaldığını hiç düşünmezdi.Bir sabah, mutfağın camından dışarı bakarken karşı apartmanın çatısına konan bir martı gördü. Martı, rüzgârı yoklar gibi kanadını açtı, sonra hiçbir yere yetişme telaşı olmadan havalandı.Arın, elindeki kahveyi masaya bırakıp martının gidişini izledi.İçinden bir cümle geçti:“Benim zamanım neden bana ait değil?”O gün işe gitmek için arabasına bindiğinde, üç milyonluk aracının içi ona bir tür kafes gibi göründü. Direksiyona dokunduğunda metalin soğukluğu parmaklarına değil, ruhuna değdi.Benzine gelen zam yüzünden dün akşam indirim kuyruğunda beklediğini hatırladı. Kuyrukta herkesin yüzünde aynı ifade vardı:“Zamanımı veriyorum, karşılığında birkaç lira kazanıyorum.”Arın o sırada fark etti:İnsanlar parayla değil, zamanla ödeme yapıyordu.Akşam eve döndüğünde salonun ortasında duran büyük saat yine tik taklıyordu.Ama bu kez sesi farklı geldi.Sanki bir şey fısıldıyordu:“Ben geçmiyorum, sen geçiyorsun.”Arın saatin yanına gidip dikkatle baktı. Saatin camında kendi yansımasını gördü. Yüzü yorgundu. Gözlerinin altında biriken çizgiler, yılların değil, düşüncelerin iziydi.Birden salonun duvarında asılı duran yazlık fotoğrafına gözü takıldı.Beş milyonluk yazlık…Yılda sadece üç gün gidebildiği, kapısının anahtarını bile unuttuğu yazlık.Fotoğrafta deniz vardı, güneş vardı.Ama Arın yoktu.Çünkü oraya hiç gitmemişti.Sadece satın almıştı.“Ben sahip olduklarımda yokum,” dedi kendi kendine.O gece uyku tutmadı.Yatağa uzandı ama zihni bir albüm gibi sayfalar açıyordu.Çocukluğu…Gençliği…İlk aşkı…İlk iş günü…İlk kaybı…Her sayfa bir fotoğraftı.Ama fotoğrafların çoğunda bir eksik vardı:Arın’ın kendisi.Hep bir yere yetişirken çekilmişti.Hep bir şey için çalışırken…Hep bir şey biriktirirken…Albümün son sayfasına geldiğinde, sayfa bomboştu.Hiçbir fotoğraf yoktu.Sadece bir cümle yazıyordu:“Zamanı düşünmeyi bıraktığında, zaman yok olur.”Arın irkildi.Cümleyi kendisinin yazmadığını biliyordu. Ama kimin yazdığını da bilmiyordu.Bir süre boş sayfaya baktı.Sonra ilk kez geçmişini ve geleceğini aynı albümün sayfaları gibi düşündü.Geçmiş çoktan çekilmiş fotoğraflardı.Gelecek ise henüz çekilmemiş olanlar.Elinde kalan tek şey o anda aldığı nefesten ibaretti.Sabah olduğunda uyandı.Saat tik takı yine başlamıştı. Her yarım saatte bir kez ve sonraki saatte saat kaç ise o kadar çalıyordu. Camı açtı. Rüzgâr yüzüne vurdu.İçinde bir karar doğdu:Bugün işe gitmeyecekti.Bugün arabasına binmeyecekti.Bugün hiçbir şeye yetişmeyecekti.Üzerine bir tişört giydi, dışarı çıktı.Sahile yürüdü.Denizin kenarında banka oturdu.Bir süre sonra telefonu çaldı.Arayan Süleyman’dı.“Ne yapıyorsun?” diye sordu.Arın etrafına baktı.Deniz vardı.Rüzgâr vardı.Martılar vardı.“Hiç,” dedi. “Bugün boşum.”“Bekle, geliyorum,” dedi Süleyman.Bir süre sonra geldi.Spor kulübünün lokalinde oturdular.O gün denizin üstünde kırçıl kanatlı genç martılar dolaşıyor, ara sıra masalarının çevresinde dönüp duruyorlardı.Sabah kahvelerini yudumlarken Kant’tan girdiler, Spinoza’dan çıktılar.Bir ara sustular.Sonra yeniden başladılar.Ne konuştuklarını ikisi de tam olarak hatırlamayacaktı belki.Ama sohbetin kendisi yetiyordu.Öğlen olduğunda karınları guruldadı.“Haydi kalk gidelim, bir şeyler atıştıralım,” dediler.Biraz ileriden balık kokusu gelmeye başlamıştı.Mevsim sonbahar, çingene palamudu zamanıydı.“Fuat,” diye seslendiler.“Bize iki palamut at da yiyelim.”Fuat, fileto hâlinde, kılçıksız palamutları getirip önlerine koydu.“Bir de levrek marin,” dedi Süleyman.“E, bunun yanında ne içeceğiz?” diye sordu Arın.Buz gibi biralar geldi.Öğleden sonra akşama dönseydi rakı da söylerlerdi belki.Ama şimdi bira yeterdi.Balıktı, muhabbetti derken saatler geçti.Sonra Arın saate baktı.İlk kez saatin kaç olduğunu merak etmediğini fark etti.Zaman derken, işte o anlarda zaman zaten yoktu ki geçsin.Akşam oluyordu.Fuat’a “Allah’a ısmarladık,” dediler.Süleyman, Arın’ın omzuna dokundu.“Sana doyum olmaz,” dedi.Doğru söze ne denir?Ama aslında Süleyman’a da doyum olmuyordu.Öpüştüler.Herkes kendi yoluna gitti.Kendi zamanına…Arın sahilden eve doğru yürürken birden durdu.Bugün hiçbir şey satın almamıştı.Hiçbir yere yetişmemişti.Hiçbir şey biriktirmemişti.Ama uzun zamandır ilk kez bir gün yaşamıştı.O an fark etti:Gerçek zenginlik, zamanı satın almak değil; zamanın içinde kaybolmadan yaşayabilmekti.Zamanı durduramazdı.Ama zamanın onu sürüklemesine izin vermek zorunda da değildi.Zaman geçmiyordu; o geçiyordu.Akşam eve döndüğünde salonun ortasındaki büyük saat hâlâ tik taklıyordu.Ama Arın artık o sesi duymuyordu.Çünkü zamanın sesi dışarıdaki martının kanat sesine karışmıştı.O gece albümün son sayfası yeniden açıldı.Bu kez boş değildi.Bir fotoğraf vardı:Deniz kenarında oturan Süleyman.Hiçbir yere yetişmeyen…Hiçbir şey biriktirmeyen…Sadece olduğu gibi duran sevgili arkadaşı.Arın uzun süre fotoğrafa baktı.Fotoğrafın altında tek bir cümle yazıyordu:“Zaman geçmiyordu. Sen geçiyordun.”Sevgili arkadaşım Süleyman Satal’ın anısına.Işıklarda uyusun.05.09.2026

.

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder