Cumartesi Sohbetleri – Maryam’ın Kartpostalı
Cumartesi Sohbetleri
Maryam’ın Kartpostalı
1918 — Foto Galatasaray
Atlı arabaların tekerlekleri ıslak taşlara sürtünerek geçiyordu. Hafif bir sis vardı; Pera’nın üzerinde savaşın gölgesi dolaşıyordu. Ama Foto Galatasaray’ın içi bambaşka bir dünyaydı.
Galatasaray Meydanı’nda yağmur yeni durmuştu. Foto Galatasaray’ın kapısındaki küçük çan, kapı açılır açılmaz titrek bir sesle çaldı. İçerisi dışarıdan daha sıcaktı. Yağmurun kokusu içeri doldu, ahşap zemine karıştı. Mihran Usta başını kaldırdı, gözlüğünü alnına itti. Sanki her gün gördüğü yüzlerden biri daha gelmiş gibiydi, ama yine de bir an durdu.
Önce Leyla içeri girdi. Üstünde sade bir elbise vardı; sokaktan gelmiş birinin taşıdığı o hafif ıslaklık kumaşın kenarlarına sinmişti. Kumral saçları kapının üstündeki sarı ışığı bir an yakalayıp bıraktı. Sanki yağmurun kokusunu da yanında getirmişti; stüdyonun ağır havası bir anda hafifledi.
Ardından Selim göründü. Fesinin gölgesi yüzünü olduğundan daha sert yapıyordu, ama kapı eşiğini geçerken o gölge biraz dağıldı. Selim Mihran Usta’ya baktı.
Mihran Usta “Hoş geldiniz,” dedi. Selim başıyla hafifçe selam verdi. “Müsait misiniz?” dedi alçak bir sesle. Mihran Usta elini hafifçe kaldırdı. “Estağfurullah,” dedi. “Buyurun, içerisi müsait.”
Leyla stüdyonun loşluğuna alışırken etrafa baktı. Bordo perdeler, ağır bir ahşap fon, ortada kalın bir kadife perde. Karanlık odanın kapısı aralıktı; içeriden keskin bir koku sızıyordu. Sanki zaman burada biraz daha yavaş akıyordu.
Selim Leyla’nın yanında durdu. “Bir hatıra fotoğrafı çektirmek istiyoruz,” dedi. Sesi ne iddialı ne çekingen; sadece olması gerektiği kadar. “Şu… sevda kartlarından.”
Mihran Usta bir adım öne çıktı. “Şöyle gelin,” dedi. Odanın ortasındaki kalın kadife perdeyi kenara çekti. Perde açılır açılmaz, arkadaki körüklü makine ortaya çıktı. Sanki bir gölge saklandığı yerden çıkmış gibi. Metal aksamı loş ışığı yakaladı; körükleri sessizce nefes alıyormuş gibi duruyordu.
Leyla önce hareket etti. Adımları hafifti; elbisesinin ucu zemine değdikçe ince bir hışırtı duyuldu. Selim de ardından geldi, Leyla’nın bir adım gerisinde. Mihran Usta fonun önündeki boşluğu işaret etti. “Evet… burası,” dedi.
Kapı kapandıktan sonra stüdyoda hafif bir sessizlik oldu. Leyla ile Selim fonun olduğu tarafa doğru yürürken, odanın bir köşesinde küçük bir hareket belirdi.
Maryam. Taburenin üzerinde oturuyordu. Ayakları yere değmiyordu; sallamıyordu da. Sanki içeri giren her yüzü, her sesi, her kokuyu kendi küçük hafızasına alıp saklayan biri gibi duruyordu. Leyla’nın elbisesini izledi önce. Sonra Selim’in fesine baktı; gölgenin yüzünde nasıl durduğunu anlamaya çalışır gibi. Hiç konuşmadı. Zaten konuşması gerekmiyordu.
Mihran Usta kameranın yanına geçerken Maryam da başını hafifçe eğdi. Sanki babasının ne yapacağını ondan önce biliyormuş gibi. Karanlık odanın kapısı aralıktı; içeriden gelen keskin koku Maryam’ın alışık olduğu bir kokuydu. O koku, onun için başka bir dünyanın kapısıydı.
Leyla saçının arkasına uzandı. Çantasından küçük bir kutu çıkardı. Boncuklu tacı orada taktı. Sokakta değil. Kapının dışında değil. Bu an için. Selim bir şey demedi. Sadece Leyla’nın o küçük hareketini izledi.
Mihran Usta bir adım öne çıktı. Leyla ile Selim’in durduğu yere baktı. Sanki ikisini aynı kareye sığdırmanın en doğru yerini gözleriyle tartıyordu. “Şuraya geçin,” dedi.
Leyla önce yürüdü. Ayakkabısının ucu ahşap zeminde hafif bir ses çıkardı. Fonun önünde durduğunda bir an omuzlarını düzeltti; sonra vazgeçip olduğu gibi bıraktı. Selim birkaç adım geriden geldi. Leyla’nın yanına yaklaşırken nefesini tuttu; yakınlıkla mesafe arasında ince bir çizgi vardı, onu aşmadan durdu.
Mihran Usta ikisine baktı. “Biraz… evet, böyle,” dedi. Körüklü kameranın yanına yürüdü. Ayaklarını zemine sabitleyen vidaları kontrol etti. Sonra başını kaldırıp tekrar onlara baktı. “Biraz daha yakın,” dedi. Ne kadar yakın olduğunu söylemedi; o boşluğu ikisinin doldurmasını bekledi.
Leyla Selim’e doğru yarım adım attı. Selim de ona. Aralarındaki hava biraz ısındı. Maryam taburenin üstünde sessizce izliyordu. Bakışı Leyla’nın tacına takılmıştı; boncukların titrek ışığına.
Stüdyo o anda tamamen yerini buldu. Sanki herkes olması gereken yerde duruyordu.
Mihran Usta kumaşın altına girdi. Stüdyoda bir sessizlik. Leyla nefesini tuttu, Selim başını biraz eğdi. O an, dışarıdaki yağmurun sesi bile kesildi. Mihran’ın parmağı deklanşöre dokundu. Bir tıklama. Ve o anda — Selim’in yüzü Leyla’ya yaklaştı. Ne düşünmek için zaman vardı; ne de geri çekilmek için. Sanki fotoğrafın kendisi onları birbirine çağırdı.
Leyla gözlerini kapadı. Tacındaki boncuklar ışığı yakalayıp bir an parladı. Selim’in fesinin gölgesi yüzüne düştü. Bir öpüşme. Kısa, sessiz, geri dönüşsüz.
Mihran Usta başını kaldırdığında, kameranın içindeki görüntü çoktan mühürlenmişti. Maryam taburenin üstünde donmuştu; gözleri, babasının değil, o anın içindeydi. Stüdyoda kimse konuşmadı. Sadece kimyasal kokusu biraz daha keskinleşti. Bir fotoğraf çekilmişti — ama aslında bir an yakalanmıştı. Bir daha tekrarlanmayacak bir an.
1952 — Markiz Pastanesi
Markiz’in vitraylarından içeri solgun bir öğle ışığı süzülüyordu. Duvarlardaki Emile Gallé panoları, yıllardır aynı sarı ışığı tutuyordu; içeride hafif bir kahve ve eski mobilya kokusu vardı. Garsonların adımları bile bu mekânda biraz daha yavaş atılırdı. Pera’nın gürültüsü kapının dışında kalıyor, içeride zaman ince bir perde gibi duruyordu.
Karşısındaki arkadaşı kartpostalı elinde tutuyordu. “Antikacıdan aldım,” dedi. “Bak… öpüşüyorlar. Hem de fesli bir adamla.”
Maryam Şahinyan fincanı bıraktı. Elini uzatıp kartpostalı aldı. Bir an sessiz kaldı; kartpostalın üzerinden bakışı geçti. Sanki yıllar önce gördüğü bir yüzü yeniden hatırladı. Şimdi kendi stüdyosunda her gün yüzlerce yüzü çeken biri olarak, o anı daha da berrak görüyordu. Selim’i ve Leyla’yı.
Kartpostala biraz daha dikkatle baktı. O günlerde stüdyoda çekilen pek çok fotoğraf gibi, bu kare de zamanla el değiştirmiş, birilerinin elinde bir “sevda kartına” dönüşmüştü. Kâğıt aynıydı, yüzler aynıydı; ama artık yol başka bir yoldu.
“Bunları Almanlar, Fransızlar basardı,” dedi yavaşça. “İstanbul’da, İskenderiye’de, Kudüs’te satılırdı. Oryantal romantizmin müşterileri çoğunlukla şehirli Müslümanlardı. Demek ki çok satılmış… çok sevilmiş.”
Arkadaşı şaşkınlıkla baktı. “Sen nereden biliyorsun bunları?”
Maryam kartpostalı masaya bıraktı. Vitraylardan süzülen ışık resmin üzerine düştü; çizgiler aynı kaldı, ama anlam yer değiştirdi.
“Babamın çektiği bir kareydi,” dedi. “O anı babam bile fark etmemişti. Sadece makine görmüştü.”
Arkadaşı kartpostalı tekrar eline aldı. “Şimdi bakan herkes başka bir şey görüyor,” dedi. “Kimisi ayıp buluyor, kimisi romantik,”
Maryam başını hafifçe eğdi. “Zaman böyle,” dedi. “Fes bir zamanlar ilericiydi. Kavuğun yerine geçti. Sonra Cumhuriyet geldi; şapka çıktı. Bu kez fes gerici oldu. Aynı baş, aynı çizgi… ama anlam hep değişiyor.
Kartpostalın üzerindeki öpüşen çift, bir anlığına Markiz’in loş ışığında canlanmış gibiydi.
“Çizgiler aynı,” dedi Maryam.
“Ama bakan göz değişince, fotoğraf da değişiyor.”
Dışarıdan tramvayın sesi geldi. Masadaki kartpostal hafifçe titredi. Sanki yıllar önceki o kısa öpüşme yeniden nefes almıştı.
06.06.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:





Yorum gönder