Cumartesi Sohbetleri / 28 Arkadaş, Bir Tır Otobüs ve Bitmeyen Maceralar

Cumartesi Sohbetleri
28 Arkadaş, Bir Tır Otobüs ve Bitmeyen Maceralar

Batı Karadeniz’in saklı hazinelerini keşfetme fikri ben de yaklaşık bir ay önce doğdu. Önceki turumuzda Kastamonu merkezini, kanyonlarını ve memleketim Taşköprü’yü gezmiştik. Bu kez rotamızı Kastamonu’nun sahillerine çevirdik; Bartın ve Sinop’u da programa ekleyerek, kâğıt üzerinde oldukça güzel görünen bir güzergâh hazırladım.
Fakat bu yolculuğun ilginç bir yanı vardı.
Ben, yaz tatillerini her yıl memleketimde geçiren bir çocuktum. Okullar kapanınca otobüse biner, doğruca Taşköprü’ye gider; yaz bitince yine aynı yoldan İstanbul’a dönerdik. O yıllarda bugünkü anlamıyla gezi yapmak, yeni yerler keşfetmek ya da tatil rotaları oluşturmak gibi alışkanlıklarımız yoktu.
Yaklaşık kırk beş yıl önce Kastamonu’da Bayındırlık Müdürlüğü’nde staj yapmış olsam da, bu tur için belirlediğim sahil güzergâhının büyük bölümünü ben de ilk kez görecektim. Yani elimde sadece Google Maps, yol süreleri ve internetten edindiğim bilgiler vardı.
Oysa kısa sürede anlayacaktım ki, masa başında kusursuz görünen bir rota ile otobüsün tekerleğinin değdiği gerçek yol arasında bazen çok büyük farklar olabiliyormuş…
Sabah saatlerinde Hacıosman’a vardığımızda gözlerime inanamadım. Kiraladığımız 46 kişilik otobüsün yerine firma bize hiçbir ek ücret talep etmeden 56 kişilik, son derece konforlu bir otobüs göndermiş. Üstelik direksiyonda firmanın en tecrübeli kaptanı vardı. Daha turun ilk dakikalarında moralimiz yükselmişti. O an bunun güzel bir başlangıç olduğunu düşünüyordum. Meğer asıl macera daha yeni başlıyormuş…
Otobüsün ön kapısından girip arka tarafa doğru baktığınızda kendinizi bir otobüsten çok uzun bir tren vagonunda hissediyordunuz. Yirmi sekiz kişilik grubumuz için bu araç büyük rahatlıktı. Herkes dilediği gibi yerleşmiş, daha yolun başında konforlu bir yolculuğun keyfini çıkarmaya başlamıştı.
Rotamızın ilk durağı Kandıra’daki Saklı Bahçe’ydi. Burada yaptığımız mükellef kahvaltının ardından Kerpe ‘ye doğru yola çıktık. Günün ilk sürprizi ile burada karşılaştık. Navigasyonun azizliğine uğrayınca Kerpe yerine Kefken’e ulaştık. Böylece Kartal Kayalıkları yerine, yıllar içinde eski pembe rengini büyük ölçüde kaybederek siyaha çalan tonlara bürünmüş Kefken’in pembe kayalıklarını gezdik.
Daha sonra yeniden yola çıkıp Kerpe ‘deki Kartal Kayalıklarına vardığımızda ise 14 metrelik otobüsümüzün bu tur boyunca bize unutamayacağımız anılar yaşatacağının ilk işaretini aldık. Aracı kayalıkların bulunduğu alana sokmamız mümkün değildi. Yaklaşık 900 metrelik bir yürüyüş gerekiyordu. Grubumuzun büyük bölümü 65 yaşın üzerinde olduğundan, bu yürüyüşten doğal olarak vazgeçtik.
Henüz turun ilk saatleriydi ve ben hazırladığım programın laptopun başındaki planlarla gerçek yol koşullarının her zaman aynı olmadığını yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.
Karadeniz kıyıları, binlerce yıldır yalnızca balıkçıların değil; tüccarların, denizcilerin ve farklı medeniyetlerin de buluşma noktası olmuş. Antik Çağ’da bu bölge, doğuda Kızılırmak, batıda Filyos Çayı arasında uzanan ve kuzeyi Karadeniz’le çevrili verimli coğrafyayı ifade eden Paflagonya adıyla anılıyormuş. İşte bizim gezeceğimiz güzergâh da bu kadim toprakların içinden geçiyordu.
Hititlerden Friglere, Perslerden Romalılara, Bizans’tan Cenevizlilere, Selçuklulardan Osmanlı Devleti’ne kadar sayısız uygarlık bu topraklarda iz bırakmış. Rotamız boyunca göreceğimiz doğal limanlar, kaleler ve eski ticaret yolları bu zengin geçmişin sessiz tanıklarıydı.
Ancak Batı Karadeniz’i özel yapan yalnızca tarihi değildi. Milyonlarca yıl önce meydana gelen jeolojik hareketler, bazalt sütunlarını, falezleri, fiyort tipi koyları, derin vadileri ve şelaleleri oluşturmuştu. Güzelcehisar’ın yaklaşık 80 milyon yıllık bazalt sütunları bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.
Kerpe’den öğle saatlerinde ayrıldık. Navigasyona “Güzelcehisar Lav Sütunları” yazdık ve yola koyulduk. Yolun ilk bölümü son derece rahattı. Fakat bir süre sonra asfalt daraldı, sonra daha da daraldı. Bir baktık ki köy yollarında ilerliyoruz. Biz de 14 metrelik uzun tır… pardon, otobüsümüzle kıvrıla kıvrıla ilerlemeye devam ettik.
Uzun ve oldukça yorucu bir yolculuktan sonra sonunda lav sütunlarına ulaştık. Sahilde insanlar denize giriyor, güneşin tadını çıkarıyordu. Fakat garip bir durum vardı. Herkes dönüp bizim otobüse bakıyordu. Sanki sahile otobüs değil de bir uçak inmişti.
Biz bu şaşkın bakışlara fazla aldırmadan Güzelcehisar’ın eşsiz bazalt sütunlarını doyasıya gezdik. Gezimizi tamamlayıp otobüse döndüğümüzde ise bizi başka bir sürpriz bekliyordu.
Jandarma…
İlk anda hepimizin aklından aynı düşünce geçti:
“Galiba yanlış bir şey yaptık.”
Kaptanımız İbrahim de en az bizim kadar şaşkındı.
Jandarma yanımıza gelip açıklama yapınca mesele anlaşıldı. O yoldan o güne kadar hiçbir otobüs geçmemiş, daha doğrusu geçememiş. 14 metrelik dev otobüsün dar köy yollarından geçtiğini görenler polise haber vermiş, polis de jandarmayı aramış.
Jandarma:
— Bu yoldan daha önce hiç tur otobüsü gelmedi. Hem de böyle 14 metrelik bir araç… dedi.
Tur otobüsleri normalde Bartın’a kadar geliyormuş. Ziyaretçiler oradan minibüslerle Güzelcehisar’a ulaşıyormuş. Biz Kerpe ’den direkt gelince işler karışmış. Jandarma sözlerine devam etti.
“Bizim burada olma sebebimiz, sizi buradan sağ salim ana yola çıkartmak. Zira yol çok dar. Karşıdan bir araç gelirse, tüm yol kilitlenir. Önden gidip, yolu tek taraflı trafiğe kapatıp, sizi arayacağız. Biz haber vermeden hareket etmeyin.
Bunun üzerine çok rahatladık. Hemen otobüse doluştuk ve haber beklemeye başladık.
Alışkanlık olduğu üzere, yola çıkmadan herkesin otobüste olduğundan emin olmak için yoklama yaptık. Bir de ne görelim, bir kişi kayıp. Mukadder Öğretmen.
Telefonla ulaştığımızda, ihtiyaç molası verdiğimiz yeri kalabalık bulduğu için köy camisini tercih ettiğini, dönüş yolunda ise kaybolduğunu öğrendik.
Tam ona otobüse doğru yürümesini söylediğimiz sırada jandarmadan haber geldi:
— Yolu kapattık, hemen çıkabilirsiniz.
Bu kez hepimiz telefonun diğer ucundaki Mukadder Öğretmen’e seslenmeye başladık: “Acele et, otobüs hareket ediyor..”
Koşmaya çalışırken ayağı takılıp düşmüş, eli davul gibi şişmiş. Ana yol uzak olduğundan bir araca binip yola ulaşmış. Onu yoldan aldık. Hep birlikte ilerlemeye başladık.
Önde jandarma aracı, arkada 14 metrelik otobüsümüz…
Dar köy yollarını güvenli bir şekilde geçerek Bartın yoluna ulaştık. Orada bizi kilometrelerce yalnız bırakmayan jandarma ekiplerine teşekkür ederek vedalaştık.
O gün anladım ki bazen bir navigasyon hatası, bir geziyi unutulmaz yapan en güzel hikâyeye dönüşebiliyormuş.
Programımıza göre önce Bartın gezilecek, ardından akşam konaklayacağımız Amasra’da önceden anlaşma yaptığımız balık restoranında fiks menü eşliğinde akşam yemeği yenecekti.
Fakat Güzelcehisar macerası bütün plânı değiştirmişti. Dar köy yolları, jandarma eskortu ve uzayan yolculuk derken Bartın’a ancak akşam saatlerinde ulaşabildik.
Bu arada Gül de yolculuk boyunca her saat başı kendisini arayıp, farklı isteklerle başının etini yiyen restoran görevlisiyle cebelleşmekten yorgun düşmüştü. Adam en son: “Masanız hazır, Bartın’da oyalanmayın, orada görülecek bir şey yok, kalkın yemeğe gelin” diyerek tacizin dozunu artırınca, hemen bir oylama yaptı.
“Bartın’ı iptal edip doğrudan Amasra’ya mı gidelim, yoksa Bartın evlerini gezip Amasra’ya daha geç mi varalım?”
Çoğunluk Bartın’ın görülmesinden yana oy kullandı. Böylece Gül günlerdir uğraştığı Amasra’daki restoran rezervasyonumuzu iptal etmek zorunda kaldı.
Otobüsümüzü Bartın Öğretmenevi’nin önündeki otoparka bıraktık. Yürüyüşe başlandı. Yolda birden Güler Hanım durdu.
“Ben güneşin batışını Amasra’da seyretmek istiyorum,” dedi.
Aslında saat oldukça ilerlemişti. Hesap ortadaydı; artık Amasra’ya gün batmadan ulaşmamız mümkün değildi. Bunun söylenmesine rağmen, Güler Hanım bu kez yeni bir oylama yapılmasını istedi.
İkinci oylamanın sonucu farklı çıktı.
Bu kez çoğunluk Amasra’ya gitmeye karar verdi. Karınlar acıkmıştı.
Böylece Bartın sokaklarını gezemeden yeniden otobüse bindik.
En çok üzülenler ise Ferhan’la Figen oldu. Bartın’ı göremedikleri için hayal kırıklığı yaşadılar. Ben de onlara söz verdim: “Bir sonraki gezimiz Küre Dağları olacak. O programda Bartın’da bir gece konaklarız, şehri de doyasıya gezeriz.”
Gece saat 22.00 sularında açlıktan ölmek üzereyken Amasra’ya ulaştık.
İşin ilginç tarafı ise şuydu: Güler Hanım’ın Amasra’da izlemek istediği gün batımı çoktan sona ermişti.
O gün kaçırdığı gün batımını, ertesi gün Cide sahilinde hep birlikte izleyecektik.
Tam araçtan inmek üzereyken bu kez hepimizi endişelendiren bir olay yaşandı. Ferhan Hanım aniden rahatsızlandı. Tansiyonu 20’ye, nabzı ise 180’e kadar yükselmişti. Mehmet ile Derya hiç vakit kaybetmeden kendisini Amasra Devlet Hastanesi’ne götürdüler.
Günün bütün yorgunluğu ve yaşanan aksiliklerin üzerine bu haber hepimizi üzdü.
Neyse ki kısa süre sonra içimiz rahatladı. Yapılan müdahalenin ardından durumu düzeldi ve yeniden aramıza katıldı.
O gece konakladığımız otel ise adeta günün teselli ödülüydü. Amasra’ya kuşbakışı bakan konumuyla manzarası öylesine güzeldi ki, arkadaşlarımızdan biri şakayla karışık, “Ben burada kalıyorum, siz dönüşte beni alırsınız,” deyince hepimiz gülmeye başladık.
Ertesi sabah güzel bir kahvaltının ardından Amasra’yı denizden görmek için tekne turuna çıktık. Karadeniz’in serin rüzgârı eşliğinde gezerken, teknede Karadeniz ezgileri çalmaya başladı. Müziğin ritmine ilk kapılan Mustafa oldu. Kendini öyle bir kaptırdı ki, teknenin direğini dans partneri ilan edip küçük bir gösteri yaptı. Yolculuğun en neşeli anlarından biri de buydu.
Öğle saatlerinde yeniden yola çıkmak üzere otobüsümüze döndüğümüzde bizi bu kez bambaşka bir sürpriz bekliyordu.
Otopark ücreti…
Bir önceki akşam girişte ödediğimiz ücret yetmemiş olacak ki, sabah çıkışta istenen rakamı görünce hepimizin gözleri faltaşı gibi açıldı. Kısacası, Amasra bize yalnızca güzel manzaralarını değil, unutamayacağımız otopark tarifesini de hatıra olarak bırakmış oldu.
Bir önceki gün Amasra’ya çok geç ulaştığımız için göremediğimiz, dünyada eşi benzeri olmayan Kuşkayası Yol Anıtına uğradık. Amasra merkeze yaklaşık on dakika uzaklıktaki bu anıt, M.S. 41–54 yılları arasında Roma İmparatoru Germenikus adına yaptırılmış. Kayaya oyulmuş insan kabartması ve yanında yer alan kartal figürü, Roma’nın bu topraklardaki izlerini iki bin yıla yakın bir zamandır sessizce taşımaya devam ediyor. Burası, o dönem Roma askerlerinin kullandığı önemli bir geçiş güzergâhıymış. Uzun yolculuklarına burada mola verip dinlendikten sonra yollarına devam ederlermiş. İki bin yıl önce soluklanan askerlerin yerine, bugün bizler aynı kayaların önünde fotoğraf çektirip yolumuza devam ettik.
Sonraki durağımız Çakraz’dı. Burasını görünce insanın aklına ilk olarak Ege sahillerindeki şirin kasabalar geliyor. Tek talihsizliği, Karadeniz kıyısında olması. Uzun kumsalı, sahil boyunca sıralanan küçük işletmeleri ve sakin atmosferiyle insanı hemen içine çekiyor. Deniz her zamanki gibi dalgalıydı ama buna rağmen denize girenlerin sayısı hiç de az değildi.
Biz ise sahildeki çay bahçesine oturup çaylarımızı yudumlamayı tercih ettik. Gerçi oraya “çay bahçesi” demek ne kadar doğru, emin değilim. Ortada bahçeden çok beton vardı ama Türkçede bunun yerine kullanabileceğim daha edebî bir ifade bulamadığım için ben de geleneğe uyup çay bahçesi demeye devam ettim.
Dönüşte köy kahvesinin önünden geçerken ilginç bir manzarayla karşılaştık. Mehmet Öz ile kaptanımız İbrahim, köylülerle aynı masaya oturmuş, koyu bir sohbete dalmışlardı. Aslen Cideli olan ama kendisini sanki Paflagonya Krallığı’nın son temsilcisi sanan Mehmet, karşısına çıkan herkese “Hemşerim…” diye söze başlayınca sohbet kısa sürede koyulaşmıştı. Biraz daha kalsaydık, önlerine iskambil destesi gelecek ve pişpirik turnuvası başlayacaktı.
Masanın biraz ilerisinde Adil Bey vardı. Kahvenin önündeki taş eşiğe oturmuş, sanki bir saha araştırması yapıyormuş gibi çevresini dikkatle izliyordu. “Adil Bey de kim?” diye sorarsanız, hani Amasra’da gün batımını mutlaka seyretmek isteyen Güler Hanım vardı ya, işte onun, yalnızlığı biraz da felsefeye dönüştürmüş profesör eşi. Yılın altı ayını Kanada’da, altı ayını ise Türkiye’de geçiriyorlar. O anki duruşuna bakılırsa, köy kahvesindeki günlük hayatı antropolojik bir araştırmaya dönüştürmüş, biz farkında olmadan notlarını zihnine kaydediyordu.
Bartın il sınırını geride bırakıp Kastamonu il sınırına doğru ilerlerken, Kurucaşile ile Kapısuyu arasında birden Mustafa yerinden fırladı. Kaptanın yanına gelip:
— Kaptan, burada bir mezarlık var. Yavaşla. Otuz beş yaşında vefat eden bir arkadaşımın mezarı burada. Bana beş dakika verin; bir Fatiha okuyup geleyim, dedi.
Otobüs yolun kenarına çekildi. Mustafa aceleyle indi ve kısa sürede gözden kayboldu.
Biz camlardan etrafa bakıyoruz; ortada mezarlık falan görünmüyor. Sigara tiryakileri de fırsatı değerlendirip otobüsten indiler. Ziftin pekini içe içe Mustafa’nın dönüşünü beklemeye başladılar.
On beş dakika geçti… Mustafa hâlâ ortalarda yok.
Tam o sırada, elinde sigarasıyla çevreyi inceleyen Figen yol kenarındaki tabelayı gösterdi.
— “Bakın, burada Kapısuyu Plajı yazıyor. Mustafa mezarlık yerine yüzmeye gitmiş olmasın?” dedi.
Otobüste kahkahalar yükseldi. Bekleyiş uzadıkça bu ihtimal hepimize daha da komik gelmeye başlamıştı.
Derken, bir iki dakika sonra Mustafa uzaktan göründü. Ter içinde kalmıştı; yüzündeki hüzün ise şaka kaldıracak gibi değildi.
— Mezarlıkta arkadaşımın annesiyle karşılaştım. Birlikte eski günleri konuştuk… Karşılıklı ağladık, dedi.
Az önceki kahkahalar bir anda yerini sessizliğe bıraktı. Hayat bazen tek bir cümleyle insanın ruh hâlini değiştirebiliyordu.
Mustafa yerine oturdu, kaptan motoru çalıştırdı ve biz de Karadeniz’in kıvrılarak uzayan sahil yolunda yeniden yolumuza devam ettik.
Bizim “tır otobüs” yoluna devam etti. Gideros Koyu’na vardığımızda sapağı birkaç metre geçtiğimizi fark ettik. Yol çalışması nedeniyle girişe “Girilmez” tabelası konmuştu ve ikinci bir yoldan dönmek gerekiyordu. Fakat tam kavşağın ortasında kalmıştık.
Geriye dönmekten başka çare yoktu. Ne var ki otobüsümüz o kadar uzundu ki geri manevra yapabilmesine yolun ortasındaki tabela engel oluyordu.
Çözümü yine ekip olarak bulduk.
Hep birlikte indik, tabelayı yerinden söküp yol kenarına taşıdık. Kaptan İbrahim de santim santim geri gelerek otobüsü kavşağın başına çıkardı. İşimiz bitince tabelayı tekrar yerine yerleştirdik.
Otobüsten inip bu kez yürüyerek Gideros Koyu’na doğru ilerledik.
İlk bakışta neden bu kadar ünlü olduğunu anlamak zor değildi. Yemyeşil ormanların arasına gizlenmiş, denize yalnızca dar bir boğazla açılan bu koy, Karadeniz’in hırçın dalgalarını dışarıda bırakıyor; içeride ise neredeyse göl kadar sakin bir suyla ziyaretçilerini karşılıyordu.
Burası yalnızca doğal güzelliğiyle değil, tarihiyle de büyüleyici bir yer. Homeros’un İlyada Destanı’nda geçen Kiteros’un bugünkü Gideros olduğu, Ayselos’un ise bugünkü Cide’yi ifade ettiği kabul ediliyor. Tarihi MÖ 15. Yüzyıla kadar uzanan koyun ilk yerleşimcilerinin Amazonlar olduğu anlatılıyor. Yüzyıllar boyunca korsanlara, balıkçılara ve fırtınadan kaçan denizcilere güvenli bir sığınak olan Gideros, bugün de Karadeniz kıyılarının en etkileyici doğal limanlarından biri olmayı sürdürüyor.
Elbette buraya gelip kayık turu yapmamak olmazdı.
Kıyıda yalnızca beş kişilik küçük bir kayık vardı. İlk ekipte ben de vardım. Gül ile hemen yerimizi aldık.
Kayık önce koyun durgun sularında usul usul ilerledi. Suyun üzerinde süzülür gibi gidiyorduk. Her şey son derece sakindi.
Derken koyun ağzını geçip Karadeniz’e açıldık.
İşte o anda Karadeniz, gerçek karakterini göstermeye başladı.
Kayığımız dalgaların üzerinde bir aşağı bir yukarı sallanıyor, her dalgada gökyüzüne yükselip sonra yeniden suya iniyordu. Bizim çok hoşumuza gitmişti. Sandalcı kayaların arasındaki küçük bir mağarayı gösterdi. Bir süre dalgalarla dans ettikten sonra rotayı yeniden koya çevirdi.
Koyun dar girişinden içeri girer girmez sanki başka bir denize geçmiş gibiydik. Az önce bizi sallayan dalgalar bir anda kayboldu. Su yine sütliman olmuştu.
Yaklaşık yirmi dakikalık keyifli bir turun ardından kıyıya döndük.
Bizi bekleyen ikinci beş kişilik ekip hemen kayığa bindi. Biz de merakla onları izlemeye başladık.
Aradan daha on dakika bile geçmeden kayık geri döndü.
İçindekilerin yüzleri bembeyazdı.
Meğer Karadeniz’in ilk dalgalarını görünce cesaretleri kırılmış. “Tamam, bu kadar macera bize yeter.” deyip sandalcıdan hemen geri dönmesini istemişler.
Neyse ki sonraki gruplar Karadeniz’le barışık çıktı. Onlar mağarayı da gördüler, dalgaların tadını da çıkardılar. Böylece Gideros Koyu, her gruba farklı ama unutulmayacak bir hatıra bırakmış oldu.
Gideros’tan ayrıldıktan sonra yönümüzü Kastamonu’nun en güzel ilçelerinden biri olan Cide’ye çevirdik.
Homeros’un İlyada Destanı’nda Ayselos adıyla geçen Cide, 1213 yılında Anadolu Selçukluları’nın, 1460 yılında ise Fatih Sultan Mehmet’in Kastamonu’yu fethetmesiyle Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girmiş.
Karadeniz kıyısındaki bu güzel ilçe, yüzyıllar boyunca önemli bir liman ve ticaret merkezi olarak yaşamını sürdürmüş; Osmanlı döneminde Karaağaç İskelesi adıyla, Rus Çarlığı’ndan getirilen tuzun dağıtım merkezi ve imparatorluğa mal sevkiyatının yapıldığı önemli limanlardan biri olmuştur.
Ama Cide’nin bizim için asıl değeri, Türk edebiyatının unutulmaz kalemlerinden Rıfat Ilgaz’ın memleketi olmasıydı.
İlk durağımız Rıfat Ilgaz’ın evi oldu. Bahçesinde dolaşıp dut ağacından taze dutlar yedik. Tabii ki meşhur sarı yazmalarımızı da almayı ihmal etmedik.
Akşam yemeğimizi ise Cide Belediyesi Sosyal Tesisleri’nde, Karadeniz’in üzerine usul usul çöken gün batımını seyrederek yedik. Günün yorgunluğunu atmak için bundan daha güzel bir manzara düşünülemezdi.
Saat dokuz sularında yeniden yola çıktık.
İlk kilometrelerde yol oldukça düzgündü. Fakat bir noktadan sonra—o nokta da siyasi kimliğiyle tanınan bir ismin köyünün bulunduğu bölgeydi—yolun kalitesi birden değişti.
Sanki bir zaman tüneline girmiştik.
Kendimizi 1950’li yılların yollarında bulduk. Asfalt yer yer kayboluyor, ardı arkası kesilmeyen virajlar otobüsün hızını saatte yirmi, yirmi beş kilometreye kadar düşürüyordu.
Kaplumbağa sabrıyla ilerleye ilerleye gece saat biri bulduğunda nihayet İnebolu Öğretmenevi’ne ulaştık.
Kapıda bizi yarı uykulu bir görevli karşıladı. Anahtarlarımızı uzattı.
Benim elimde ise Gül’ün “Her ihtimale karşı lazım olur.” diyerek hazırladığı, içinde neredeyse kışlık odun dışında herşey bulunan devasa valiz vardı.
— Asansör nerede? Diye sordum.
Görevli uykusuna kısa bir ara verip son derece sakin bir sesle:
— Asansör yok, dedi.
Sonra girişin yanındaki kocaman ahşap kapıyı gösterdi.
Kapıyı açınca karşıma, sanki Alp Disiplini Dünya Kupası için hazırlanmış diklikte bir merdiven çıktı. Ahşap merdiven kıvrıla kıvrıla yukarı uzanıyordu.
Elimdeki anahtarlığa baktım.
305…
Yani en üst kat…
Oflaya puflaya, devasa valizi her basamakta biraz daha ağır hissederek üçüncü kata ulaştım.
Bu satırları yazarken tatilin üzerinden bir hafta geçti. Sol kolum hâlâ o merdivenlerin hatırasını taşımaya devam ediyor.
Odanın kapısını açınca yeni bir sürpriz bizi bekliyordu.
Burası otel odasından çok küçük bir koğuşu andırıyordu. Yan yana dizilmiş, biri çift kişilik olmak üzere üç yatak bizi sessizce karşılıyordu.
Ertesi sabah bizi güzel bir sürpriz bekliyordu.
KASYOD’dan (Kastamonu Yazarlar ve Ozanlar Derneği) arkadaşım Yaşar Bey, yanında Hakan Bey ile geldi. “Hakan size rehberlik yapacak” dedi.
Gezimize Türk Ocağı binasından başladık. Ülkeyi yeniden kurtardık. Kurtuluş Savaşı’nın fedakârlık sembollerinden Şerife Bacı’yı saygıyla andık.
Sonra bana çok anlamlı bir hediye verdiler.
Atatürk’ün İnebolu’da halka tanıtırken, “Buna serpuş derler.” dediği şapkanın bir örneğini armağan ettiler. Benim için bu gezi boyunca aldığım en anlamlı hediyelerden biri oldu. Yerel basında “Sarıyer’den gelen kitap kulübü üyeleri İnebolu’nun tarihine yolculuk yaptı” haberi çıktı.
İnebolu’nun mavra taşından yapılmış, aşı boyasıyla renklendirilmiş tarihi evleri ise başlı başına görülmeye değerdi. Sokaklarda dolaşırken zamanın yavaşladığını hissediyordunuz.
Türk edebiyatının önemli isimlerinden Oğuz Atay’ın doğduğu evi de dışarıdan görme fırsatı bulduk.
Gezimiz öğle saatlerine kadar sürdü.
Daha sonra rotamızı Çatalzeytin’e çevirdik. Ginolu Kalesi’ne çıkıp tepeden Ginolu Koyu’nu seyrettik. Karadeniz’in mavisi ile ormanın yeşili yine birbirine karışıyordu.
Sırada deniz keyfi vardı.
Tır otobüsümüzü Güzelkent Plajı’na kadar götürdük ve kendimizi Karadeniz’in dalgalı sularına bıraktık. Suyun serinliği bütün yol yorgunluğunu unutturdu.
Ayancık’a ulaştığımızda akşam olmuştu. Gitmeyi planladığımız ketenevi kapanmıştı. “Bir dahaki gelişe…” deyip yolumuza devam ettik.
Neyse ki hava tamamen kararmadan Sinop’a vardık.
Ama Sinop’un da bize küçük bir sürprizi vardı.
Bu gezi, adeta Rafet El Roman’ın Macera Dolu Amerika şarkısı gibiydi; her gün yeni bir macera, her durakta yeni bir sürpriz…
Otelimiz şehir merkezindeydi. Ancak valilik kararı gereği tur otobüslerinin merkeze girmesine izin verilmiyor, araçlar şehrin girişindeki otoparka yönlendiriliyordu.
Yine iş başa düşmüştü.
Ellerimizde baltalar… Pardon, valizlerimizle otelin yolunu tuttuk. O ana kadar taşıdığımız onca eşyanın ardından valizler artık bize değil, biz valizlere aitmişiz gibi hissediyorduk. Gece Sinop’un eğlence hayatına kayarak keyfini çıkardık.
Ertesi sabah şirin otelimizden ayrılıp önce Sinop Kalesi’ne çıktık. Şehri kuşbakışı seyrederken, bir gece önce eğlendiğimiz mekânı yukarıdan görünce hepimiz gülümsedik. “Dün gece oradaydık,” diyerek aşağıyı işaret edenler oldu.
Kaleden indikten sonra çarşıda sabah kahvelerimizi içtik, el yapımı küçük Sinop teknelerinden hatıra olarak satın aldık. Ardından rotamızı, Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül” dizelerini yazdığı koğuşunun da bulunduğu tarihi Sinop Cezaevi’ne çevirdik. O taş duvarların arasında dolaşırken insan, tarihin yalnızca okunmadığını, hissedildiğini de anlıyor.
Sonraki durağımız Hamsilos oldu.
Hamsilos, fiyordu andıran görüntüsüyle Sinop’un en etkileyici doğal alanlarından biri. Teknik olarak bir fiyort değil; bir akarsu vadisinin deniz suları altında kalmasıyla oluşmuş bir ria kıyısı. Ama denizin çam ormanlarının arasına nehir gibi kıvrılarak girmesi, insana kendini kuzey ülkelerinden birindeymiş gibi hissettiriyor.
Burada küçük bir grup olarak, benim ve Gül’ün de içinde bulunduğu ekiple tekne turuna çıktık. Herkes çevrenin doğal güzelliğini hayranlıkla seyrederken, Mustafa Gideros da yaptığı gibi yine kendini Karadeniz’in serin sularına bıraktı. Onun için deniz seyredilecek değil, içine atlanacak bir yerdi.
Hedefimiz daha sonra Türkiye’nin en kuzey noktası olan İnceburun’du.
Buradaki en önemli yapı, 1863 yılında inşa edilen İnceburun Deniz Feneri. Türkiye’nin en kuzey ucunda durup Karadeniz’e bakmanın ayrı bir heyecanı var.
İster istemez aklıma yıllar önce gittiğim Portekiz’deki Roca Burnu geldi. Orada bana “Avrupa’nın en batı ucuna geldiniz.” yazılı, ismimin de bulunduğu özel bir sertifika vermişlerdi. Hâlâ evimin oturma odasının duvarında asılı.
İnceburun’du ise bizi bir tabela ile mısır satan birkaç tezgâh karşıladı.
Doğrusu, biraz hayal kırıklığı yaşadım.
Oysa Turizm Bakanlığı buraya küçük bir hatıra noktası kurup ziyaretçilere isimlerinin yazılı olduğu bir belge verse, insanlar bunu yıllarca saklar, buradan çok daha anlamlı bir anıyla ayrılır. Bazen küçük dokunuşlar, bir yeri unutulmaz yapmaya yeter.
Sıradaki durağımız Erfelek Tatlıca Şelaleleri’ydi.
Adı duyulunca insan ister istemez yirmi sekiz şelalenin tamamını göreceğini sanıyor.
Biz ise oflaya puflaya ikinci şelaleye kadar çıkabildik.
Merdivenleri tırmanırken yukarıdan dönen genç bir yürüyüşçüye:
— Yol nasıl, Daha çok var mı? Diye sorduk.
Genç bizi baştan aşağı süzüp büyük bir ciddiyetle:
— Size en fazla üçüncü şelaleye kadar şans veriyorum, dedi.
Bu söz Derya’nın hiç hoşuna gitmedi.
Genç arkasını dönüp giderken:
— Terbiyesiz! Diye söylendi.
Biz ikinci şelalede teslim bayrağını çekip dönüş yoluna koyulurken, yeni bir telaş başladı.
Ayfer’in teyzesi Vebiha ortalarda yoktu.
Telefonla aradık, ulaşamadık. Herkes farklı ihtimaller üretmeye başlamıştı.
Bir süre sonra uzaktan ağır ağır yürüyen tanıdık bir siluet belirdi.
Meğer biz ikinci şelalede pes ederken, yetmiş yedi yaşındaki Vebiha Teyze dördüncü şelaleye kadar çıkmış.
Hiç de yorulmuşa benzemiyordu.
Aslanlar gibi yürüyerek yanımıza geldi.
O an hepimiz aynı şeyi düşündük: Demek ki mesele yaş değil, niyetmiş.
Akşam saatlerinde günün en önemli ritüeline, yani yemek faslına sıra geldi.
Saat tam 20.00’de, tır otobüsümüzün adeta ralli yapması sayesinde kapanış saatinden önce Kırcalar Kuyu Kebap Salonu’na yetiştik.
Rezervasyonu önceden Gül yaptırmıştı.
Ancak küçük (!) bir hesap hatası vardı.
Her kişi için 350 gram kuyu kebabı sipariş edilmişti.
Şöyle bir düşünün… Lokantalarda yediğimiz dönerin porsiyonu genellikle 150, en fazla 200 gramdır. Biz ise sabahtan beri bu meşhur kebabı yiyeceğiz diye doğru dürüst bir şey yememiştik. Önümüze gelen dev porsiyonların yanında bir de pilav eklenince, masadaki herkes adeta mide fesadı geçirdi.
Yanında ikram edilen eyşi suyu bile durumu kurtarmaya yetmedi.
Karnımız tıka basa dolu hâlde Kastamonu’daki ikinci evimiz sayılan Kadıoğlu Konağı’na gitmek üzere 14 metrelik dev otobüsümüze bindik.
Şehir merkezine ulaştık.
Biz konağın bahçesine yayılıp çaylarımızı içeceğimiz, şiirler okuyup sohbet edeceğimiz güzel bir akşam hayal ederken, direksiyon başında başka bir hikâye yaşanıyordu.
Kastamonulu Mehmet Başkan ile ben navigasyonları açtık.
Fakat teknoloji de bazen insanı çaresiz bırakıyor.
Döne dolaşa aynı sokaklara çıkıyor, bir türlü konağı bulamıyorduk.
Sonunda otobüsü kenara çektik.
Ben, Mehmet Başkan ve kaptan İbrahim, yakındaki polis ekibinin yanına gidip uzun uzun yol tarifi aldık. Kastamonulu polislerin de yardımıyla sonunda doğru adresi bulduk.
Ne var ki yeni bir problem bizi bekliyordu.
Konağın bulunduğu sokak, bizim dev otobüsün girebileceği kadar geniş değildi.
Yapacak bir şey yoktu.
Herkes, bir yandan bavullarını, diğer yandan kebapla dolu midelerini taşıyarak yokuşu tırmanmaya başladı.
Konağa vardığımızda Bayram çoktan çayları demlemiş, kahveleri hazırlamıştı. Şiirlerin okunacağı, şarkıların söyleneceği, sohbetlerin sabaha kadar süreceği güzel bir gece bizi bekliyordu.
Hatta Samsun’dan gelip Sinop’ta grubumuza katılan Ramazan Üstat da şiir dinletisi için hazırlığını yapmıştı.
Tam bahçeye yayılıp ilk çaylarımızı yudumlamaya başlamıştık ki bir anda ortalık karıştı.
Ağır akşam yemeğinin ardından çıkılan kısa ama dik yokuş, Levent’in kalbine fazla yüklenmişti.
Tansiyonu yükseldi.
Nefes almakta zorlanmaya başladı.
Geceyi şiirlerle değil, büyük bir telaşla sürdürdük.
İki Mehmet ile Ayfer, Levent’i vakit kaybetmeden hastanenin acil servisine götürdüler.
Biz konakta gelecek haberi beklerken saatler yavaş ilerliyordu.
Bu arada Ayfer Gül’ü arayıp bir ricada bulundu..”Levent’in siyah sırt çantası bahçede kaldı. Onu teyzeme verir misin?” Ben de o sırada odaya çıkmaya hazırlanıyordum. Gül, ” Yukarı çıkarken çantayı Veboş’a bırakır mısın dedi”
Gece saat 1.30 civarında Gül odaya geldi. İlk sorusu “Veboş’a çantayı verdin mi?” oldu. Ben de ” Evet, Nebahat’a verdim” deyince kıyamet koptu. Meğer ben Veboş’u, Neboş anlamışım. Çaresiz kalkıp Nebahatlerin kapısına dayandım. Oda da Nebahat’tan başka, Mukadder ve Ferhan da var. Nebahat uyku sersemi yataktan düşmüş; Ferhan’ın da panikten tansiyonu yeniden fırlamış. Neyse, çanta sonunda yerine ulaştı.
Ayferler saat 2.30 sularında taburcu olup konağa döndüğünde rahat bir nefes alıp, nihayet uykuya dalabildik.
O gece bir kez daha anladık ki, yolculuklarda en önemli şey görülen yerler değil; birlikte yola çıktığınız insanların sağ salim aynı sofrada yeniden buluşabilmesidir.
Ertesi sabah ilk durağımız Kastamonu Etnografya Müzesi oldu. Geçmişin izlerini taşıyan eserleri gezdikten sonra grubun asıl heyecanla beklediği yere, Tabakoğlu’na geçtik.
Bir anda ortalık panayır yerine döndü.
Paket, paket pastırmalar, sucuklar, çekme helvalar, siyez bulgurları vs…
Bu konuda günün rekoru Ferhan’ındı. Eşe dosta dağıtmak için kutu kutu pastırma aldı.
Herkes aldığı pastırmayı yanına alırken, Ferhan hepsini otobüsün bagajına verdi.
Aradan biraz zaman geçince telaşla yanıma geldi.
” Herkes pastırmasını yanına almış, benimkiler bagajda. Sıcakta bozulacak”
İlk molada bagaj açıldı. Pastırmalar büyük bir ciddiyetle bagajdan alınıp otobüsün içine taşındı.
Bir süre sonra bu çözüm de Ferhan’ın içine sinmedi.
İkinci molada aynı pastırmalar bu kez yeniden bagaja taşındı.
Pastırmalar, dönüş yolunda bizden daha çok yer değiştirdi.
Bu arada yolculuğumuz boyunca iki kez jandarma kontrolüne denk geldik.
İlk kontrolde Figen, görevli jandarmaya son derece ciddi bir ifadeyle:
— Altmış beş yaş üstüne indirim var mı? Diye sordu.
Jandarmanın yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi.
İkinci kontrolde ise Fazıl’ın dikkati sayesinde küçük bir kazayı önledik.
Kontrol bittikten sonra herkes yerine geçti, otobüs hareket etti.
Bir baktık ki jandarma hâlâ içerideydi.
Az daha onu da İstanbul’a götürüyorduk.
Son durağımız Tuz Mağarası oldu.
Otobüsten inmeden önce anons yaptım:
— İçerisi serin, herkes üzerine mont ya da kalın bir şey alsın.
Anlaşılan herkes bu uyarıyı kendince yorumlamıştı.
Fazıl, nereden bulduysa dedelerimizin yün içliklerini andıran bir giysiyi üzerine geçirmişti.
Mehmet Öz ise telaşla eline geçirdiği bir masa örtüsünü omuzlarına almış, adeta mağaraya değil, Orta Çağ şövalyeleri toplantısına gidiyordu.
Selma’nın ayak bileğinden baldıra uzanan yün içlikleri ise görülmeye değerdi.
Günün en güzel haberi ise dönüş yolunda geldi.
Grubumuzun en genç üyesi Nisan, Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nü hem bölüm hem de fakülte birincisi olarak bitirmişti.
Otobüsün içinde yükselen alkışlar, bu güzel yolculuğun en anlamlı kapanışlarından biri oldu.
Böylece Batı Karadeniz’in saklı hazinelerini birlikte keşfettiğimiz beş günlük yolculuğumuz da sona erdi.
Her yolculuk insana yeni şehirler gösterir.
Ama bazı yolculuklar bunun ötesine geçer; aynı otobüste gülmeyi, telaşlanmayı, paylaşmayı ve sonunda güzel anılar biriktirmeyi öğretir.
Bu gezi de bizim için tam olarak öyle bir yolculuktu.
Şimdi masamın üzerinde birkaç fotoğraf, dolabımda bir serpuş, mutfakta birkaç paket pastırma ve hafızamda birbirinden güzel dostluklar kaldı.
Gökten üç elma düştü…
Biri on beş metrelik tır otobüsümüzün başına,
İkincisi Batı Karadeniz’in o eşsiz koylarına, yeşiline ve lav sütunlarına,
Üçüncüsü ise bu uzun yolculuk boyunca bize eşlik eden sevgili dostların ve okurların başına…
11.07.2026
Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder