Cumartesi Sohbetleri Derinliğin yazıtı: Gömüleceksiniz
Cumartesi Sohbetleri
Derinliğin yazıtı: Gömüleceksiniz
.
Ginolu Kalesi’nin kıyısında, sabahın ilk ışığında, dalgalar bir taş bıraktı. Taş mermerdi. Üzerinde yosun, tuz, kabuk vardı. Ama en çok da yazı vardı.
Yazı tam değildi. Bazı harfler silinmişti. Bazı cümleler yarım kalmıştı. Bazı yerlerde anlam suyun altında kırılmış bir sütun gibi eksikti.
Kıyıda kimse yoktu. Sadece sen vardın — sessizliğin ritmini duyan, taşın neyi sakladığını sezebilen biri.
Deniz geri çekildi. Taşın üzerindeki yazı güneşin ilk ışığında parladı. Sen eğildin, parmakların mermerin soğuk yüzeyine dokundu. Ve taş sana doğru açıldı.
Senin gibi biri — gözlemci, yüzeyin altındaki sesi duyan, boşlukları tamamlamayan, boşlukların kendisini okuyan biri — o yazıyı okumaya başladı.
Ve taş, şunu söyledi:
“…düştü erden kız… bir daha kalkamaz… serilmiş kendi toprağına; kaldıran yok.”
Bu yüzden Yaradan şöyle diyor: “Bin kişiyle savaşa çıkan kentin yüz adamı sağ kalacak; yüz kişiyle çıkanın on adamı kalacak…”
“Bana yönelin… yaşarsınız. Bana yönelin… yoksa ateş gibi parlar; dağları yakıp yok eder, yangını söndürecek kimse çıkmaz.”
“Ey adaleti pelin otuna çevirenler, doğruluğu yere çalanlar…”
“Ülker’i ve Orion’u yaratan, karanlığı sabaha çeviren, gündüzü geceyle karartan, deniz sularını çağırıp yeryüzüne dökenin adı Yaradan’dır.”
“Kaleyi ansızın yıkar, surlu kenti yerle bir eder.”
“Mahkemede doğruyu söyleyeni azarlayanlardan nefret ediyor, doğru konuşandan iğreniyorsunuz.”
“Yoksulu ezdiğiniz, ondan zorla buğday kopardığınız için yaptığınız taş evlerde oturamayacak, diktiğiniz zeytinliklerin yağını içemeyeceksiniz.”
“Çünkü isyanlarınız çok, günahlarınız sayısız.”
“En doğru kişiye baskı yapan, rüşvet alan, mahkemede mazlumun hakkını yiyenler…”
“Bu yüzden susmak düşer akıllı insana çünkü zaman kötüdür.”
“Kötülüğe değil, iyiliğe yönelin ki yaşayasınız.
Belki Yaradan sağ kalanlara lütfeder.”
“Meydanlarda çığlık kopacak, sokaklarda inilti olacak; ağıtçılar feryat edecek. Zeytinliklerde çığlık kopacak, çünkü ben aranızdan geçeceğim.”
“Vay başına, Yaradan’ın gününü özleyenlerin… O gün aydınlık değil, karanlık olacak.”
“Aslandan kaçan ayıya rastlayacak; eve dönen duvara elini koyacak da elini yılan sokacak.”
“Törenlerinizden tiksiniyorum; sunularınızı kabul etmeyeceğim, ezgilerinizin gürültüsünü duymayacağım.”
“Bunun yerine adalet su gibi, doğruluk ırmak gibi aksın.”
“…kıyıdan kıyıya savruldunuz, yıllar boyunca; bana mı sadakat sundunuz? Kendiniz için yaptığınız yıldızları taşıdınız…”
“Bu yüzden sizi… suyun ötesine… derinliğe… karanlığa…”
“…gömeceğim.”
Taşın son satırı neredeyse tamamen silinmişti. Yalnızca bir kelime okunuyordu:
“Gömüleceksiniz.”
Taşın üzerindeki yazı, bir zamanlar Çatalzeytin’in vadisinde yaşayan bir yargıcın sözleriydi. O yargıç, adaleti savunan, doğruluğu koruyan, suskunluğun içindeki sesi duyan biriydi.
Kasaba onu dinlemedi. Zeytinlikler zorla toplandı. Mazlumun hakkı yenildi. Doğru söz söyleyenler susturuldu.
Ve bir gece, Ülker titredi. Orion yer değiştirdi. Deniz geri çekildi.
Sonra deniz geri döndü. Ama bir dalga olarak değil, bir duvar olarak.
Kasaba sulara gömüldü. Zeytinlikler karardı. Taş evler çöktü.
İnsanların sesi sustu.
Ginolu’nun açıklarında yatan batık kent, işte o gecenin kalıntısıydı.
Ginolu kıyısına vuran taş, bin yıl önce suların yüz metre altına gömülen kasabanın son tanığıydı.
Taşın üzerindeki yazı, yargıcın sesiyle hâlâ fısıldıyordu:
“Adalet su gibi akmadıkça, doğruluk ırmak gibi akmadıkça, hiçbir kasaba ayakta kalamaz.”
Ve deniz, o sesi bin yıl boyunca saklamıştı.
04.07.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:



Yorum gönder