
Cumartesi Sohbetleri Dışlananlar
Cumartesi Sohbetleri
Dışlananlar
.
Güneş ufkun ardında sönmeye yüz tutmuştu. Kaan sırtını bir meşe ağacına dayamış, avuçlarını toprağa bastırmıştı. Toprak soğuktu; sanki doğa ona ait olmayan bir gerçeklik gibi çevresini sarıyor, onu dışarıda bırakıyordu. İçindeki eksiklik hissi, her geçen gün daha belirgin bir şekilde fısıldıyordu: Bu dünyanın ritmine uymayan bir varlıksın.
Dere kenarında bir köpek yavrusu su içiyordu. Henüz yirmi günlük bile olmayan o küçük bedenin ne kadar uyumlu olduğunu düşündü. Doğar doğmaz hayata karışan, doğanın kurallarına hemen ayak uyduran bir canlı… Oysa insan yavruları yıllarca korunmaya muhtaçtı. Ayakta durabilmesi bile zaman alıyordu. İnsan bu dünyaya ait olsaydı, doğanın kurallarına göre yaratılmaz mıydı?
Ama hayır. İnsan ne maymun gibi dallara tutunabiliyor ne bir kaplan gibi hızla koşabiliyor, ne de çiğ eti kolayca sindirebiliyordu. Ateş yakmadan, bir araç üretmeden hayatta kalması mümkün değildi. İnsan bu dünyaya yabancıydı; bu yabancılığı gidermek için doğayı kendi kurallarına göre şekillendirmişti.
Binalar yükseldi, yollar döşendi, makineler üretildi. İnsan doğayı değiştirdi. Ama değiştirdiği doğa ona gerçekten ait olmuş muydu? Kendini dünyanın efendisi ilan eden insan, onu anlamış mıydı yoksa yalnızca hükmetmeye mi çalışmıştı?
Bu düşünceler Kaan’ı derin bir sorgulamaya sürüklüyordu. Eğer dünya insana uygun değilse, o zaman buraya nasıl ve neden gelmişti? Sartre’nin dediği gibi, insan yaşamı boyunca sahipsizdi, fırlatılmıştı. Yönünü kendi belirliyordu ama içinde bulunduğu gerçeklik… gerçekten gerçek miydi?
Bir ihtimal daha vardı.
Belki dünya yalnızca büyük bir simülasyondu. Belki birileri insanları bu oyunun içine yerleştirmiş, onlara bir yaşam vermişti. Antik Mısırlılar piramitleri inşa ederken bir simülasyonun parçası olduklarını biliyorlar mıydı? Yoksa kaderin onlara sunduğu gerçeği sorgulamadan mı yaşamışlardı?
Belki de bütün evren, bilinmeyen bir medeniyetin büyük bir bilgisayar programından ibaretti. Belki insanlar Platon’un bahsettiği gibi unutulmuş bir bilgiyle doğuyor, burada bildiklerini hatırlıyordu. Ama hatırladıkları gerçekte neydi? Ve gerçeğin kendisi bile bir kurgu olabilir miydi?
Kaan derin bir nefes aldı. Yıldızlar titriyordu. Gerçek olsalar da, birer simülasyon olsalar da parlamaya devam ediyorlardı. İnsan zihni sonsuz olasılıklara ulaşabilirdi; ancak belki de bilmek gerekmiyordu.
Belki de en büyük özgürlük, fazla düşünmemekti.
Kaan gülümsedi. Avuçlarını topraktan çekti, meşe ağacının gövdesine son bir kez dokundu. İçindeki yabancılık hissi hâlâ oradaydı ama artık onu korkutmuyordu. Yabancılık, belki de insanın kaderiydi. Belki de dışlanmışlık, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en dürüst hâliydi.
Ayağa kalktı. Dere kenarındaki yavru, başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinde ne sorgu vardı ne kuşku. Sadece varoluşun sade kabulü.
Yürümeye başladı. Dünya ona ait değildi belki, ama gün hâlâ yaşanabilirdi. Ve bazen, yaşamak — ait olmaktan daha gerçekti.
15.08.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:



Yorum gönder