Cumartesi Sohbetleri – Tanıksız Tanığın Evi

Bir zamanlar o odada yalnızca ben vardım. Ama sessizlik, başka birilerinin de orada olduğunu söylüyordu. Bazı sabahlar, rüzgâr pencereye uğramaz. Oysa alışkınız onun varlığına; perdeyi hafifçe dalgalandırmasına, bir içeriye bir dışarıya taşımasına. Rüzgârın eksikliği, bir şeylerin yerinden oynadığını haber verir. O sabah da öyleydi. Rüzgâr yoktu. Ama eksik olan sadece o değildi. Masadaki kırmızı defter, her zamanki yerindeydi. Sayfaları biraz daha kabarmıştı; sanki gece boyunca bir şeyler olmuş, yazılmamış cümleler defteri şişirmişti. Hafızamda, bir önceki geceye dair tek bir cümle bile yoktu. Belki de hiç yazılmamıştı. Belki yazılmıştı ama silinmişti. Hafıza bazen yazmaz, bazen siler. Bazen de sadece boşluk bırakır. Mutfakta çaydanlık boştu. Ama altı yanıyordu; sanki varlıkla yokluk aynı anda mutfağa uğramıştı. Bu, ritüelin bozulduğuna dair en açık işaretti. Çay olmadan yanan bir ocak, zamanın içinden düşmüş bir an gibidir. Kapı aralıktı. Ayakkabılar yerli yerindeydi. Ama birinin gelip gitmiş olması gerekiyordu. Belki de kimse gelmemişti. Belki ben gitmiştim.Duvara yaslanmış eski bir fotoğraf vardı. Yüzler tanıdık ama isimler eksikti. Bir kadın gülümsüyordu. Annem olabilir miydi? Yoksa hiç tanımadığım biri mi? Hafıza, bazen tanıdık olanı yabancılaştırır. Bazen de yabancıyı tanıdık kılar. Fotoğraflar, zamanın içinden sızan sessiz tanıklardır. Ama tanıklık da eksik olabilir. Fotoğrafın kenarında silik bir tarih: 1979. O yıl ne olmuştu? Kim yaşamıştı? Kim unutulmuştu?Saat 09.17’ydi. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ama hiçbir şey yerli yerinde değildi. Evin hafızasında kaybolmuştum. Kendi hikâyem yoktu. Ama evin hikâyesi benim içimdeydi. Her çatlakta, her sessizlikte, her eksik cümlede. Kimliğim, mekânın tanıklığında şekilleniyordu. Belki de en derin hafıza, mekânın taşıdığıydı. Ama o sabah, ev artık sadece bana ait değildi. Mekân, bir eşiği geçmişti. Duvarlar, yalnızca benim sessizliğimi değil, başkalarının da suskunluğunu taşıyordu. Her çatlak, başka bir hayatın iziydi. Salonun ortasında, kimseye ait olmayan bir sandalye vardı. Üzerinde bir palto. Kimin olduğu bilinmiyordu. Ama herkes onun orada olduğunu kabul ediyordu. Çünkü bu evde artık kimse “kendi” değildi. Herkes, bir başkasının hatırasını taşıyordu. Kimlikler çözülmüş, isimler unutulmuştu. Sadece varlık kalmıştı. Sessiz, ortak bir varlık. Mutfakta çaydanlık hâlâ boştu. Ama altı yanıyordu. Birileri çay içmemişti. Ama belki birileri için çay hazırlanmıştı. Belki hiç gelmeyecek olanlar için. Belki çoktan gitmiş olanlar için. Bu evde zaman, doğrusal değildi. Anlar birbirine karışıyor, geçmiş ve gelecek aynı anda yaşanıyordu. Koridorda bir çocuk sesi yankılandı. Ama çocuk yoktu. Belki bir zamanlar burada koşmuştu. Belki birinin hafızasında hâlâ yaşıyordu. Belki de bu ev, onun sesini unutmayı reddediyordu. Mekân, tanıklık etmeyi sürdürüyordu. Tanıklar değişse de tanıklık kalıyordu. Duvarlarda asılı fotoğraflar artık kimseye ait değildi. Herkes, o gülümseyen kadını annesi sanabilirdi. Herkes, o silik tarihleri kendi geçmişiyle ilişkilendirebilirdi. Çünkü bu evde, hafıza ortak bir kumaş gibiydi. Herkesin dokunduğu, herkesin iz bıraktığı ama kimsenin sahiplenemediği bir kumaş. Saat yine 09.17’ydi. Ama artık zamanın anlamı yoktu. Bu ev, bir saatten ibaret değildi. Bu ev, bir ritüelden ibaret değildi. Bu ev, bir kimlikten ibaret değildi. Bu ev, herkesin ve hiç kimsenin mekânıydı. Tanıksız tanıkların, sessiz anlatıcıların, unutulmuş hatırlayıcıların evi.Burada sınırlar yoktu. Sınıflar yoktu. İsimler yoktu. Sadece izler vardı. Ve izlerin taşıdığı bir hafıza. Belki de en derin evren, mekânın ortak hafızasında gizliydi. Çünkü bazen bir ev, bir dünyaya dönüşür. Ve bazen bir dünya, sadece bir odada başlar. Bu yazı, bir başlangıç. Bir evin sessizliğinden, bir fotoğrafın eksik tarihinden, bir çaydanlığın unutulmuş ritüelinden doğdu. Ama bu sadece benim tanıklığım değil. Belki de senin de bir zamanlar uğradığın, sonra unuttuğun bir mekân var. Bir sokak, bir oda, bir müze köşesi. Bir sesin yankılandığı ama artık duyulmayan bir yer. Senin tanıksız tanık olduğun bir mekân var mı? Yaz. Hafızanı Yazıya Dönüştür. Bu metin, bir eşiği geçti. Şimdi sıra sende .Tanıksız tanık olduğun bir mekânı düşün .Bir iz, bir ses, bir sessizlik. Yazıya dök. Bir cümleyle, bir fotoğrafla, bir ritüelle. Ve belki de o mekân, hâlâ seni bekliyordur. Sessizce. Bir cümleyle hatırlanmayı.

16.08.2025

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder