Cumartesi Sohbetleri Kaydırmaca

Cumartesi Sohbetleri
Kaydırmaca

.
“Bırakıyorum artık bazı şeyleri. Neleri mi? Size sıralayayım. Önce siyaseti, sonra 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu saçma sapan oyunu, son olarak da ‘Vatan, Millet, Sakarya’ diyerek bizleri dolmuşa bindiren ahaliyi ve bitmek bilmeyen paylaşımlarını izlemeyi bırakıyorum.”
Desem de onlar beni bırakmıyor. Her ne zaman elime asrın mucizesini alsam, adım başı bunlar karşıma çıkıyor. Kurtulmak imkânsız; hepsine “ilgilenmiyorum” şerhi koysam da olmuyor. Neden olmuyor, biliyor musunuz? Bir bakıyorsunuz, en yakın dostunuz binmiş dolmuşa, size doğru ilerliyor. Şimdi ne yapacaksınız? Alsanız bir türlü, satsanız bir türlü olmuyor. Dayanamayıp ucundan kıyısından okuyup bazen de okur gibi yapıp altına kalp emojisi koyuyorsunuz. Eee, şimdi ne oldu? Ben de dolmuşa bindim. Hadi bakalım.
Bir de o arada inanmadığım bir söz karşıma çıkmasın mı? Elimde olmadan ona cevap yazacağım. O bana cevap yazacak; böylece ben de bırakın dolmuşu, Cüppelinin jet ski ’sine bineceğim. Bundan sonra ayıkla bakalım pirincin taşını.
İşte asrın mucizesini elime alınca başıma gelenler… Bir de aşağı yukarı kaydırmalar var. Allah’ın cezaları, sen ne ile ilgileniyorsan, onu reel video olarak karşına getiriyor. Bir tanesine bastın mı, yandın. Kaydırmaca başladı. Aslında bu kaydırmaca sana kayıyor; bir bakıyorsun, saatler geçmiş. Üç kuruşluk ömrünün en güzel zamanları, örneğin sabahın serinliğinde bahçende gezinip kuş seslerini dinleyecekken, kaydır, babam kaydır, bir bakıyorsun öğlen olmuş. Kısa bir pişmanlık… Ama sonra yine kaydırma.
Eskiden dondurma için dil üstünde kaydırmaca derdik ya, şimdi de dondurmasız kaydırmaca. İlkinde hiç olmazsa ağzımızda bir tat kalırdı, bunda o da yok.
Hay Allah, ben size bugün ne anlatacaktım? Dolmuşa binip aldım başımı gittim. Nerede kalmıştım demeyeceğim; daha başlayamadım ki.
İlk kelime güzeldi: “Bırakıyorum.”
Evet, hafızamı boş işlerden kurtarmak istiyorum. Ben her sabah uyandığımda bunun için şükrediyorum. “Yaratıldığım için şükürler olsun,” diyorum. Çünkü yaşam, bana verilmiş en büyük armağan. Sonra etrafıma bakıyorum. Denizin mavisi, ormanın yeşili, gökyüzünün mavisi… Bulutların bazen gri, bazen beyaz renkleri. Hele orman kenarındaysanız, ağaçların rüzgârda kıpırdanışları müthiş.
Dün sabah saatlerinde balkonda diktiğim sardunyaların üzerine bir kelebek kondu. Hiç hareket etmeden o oradan kalkana kadar seyrettim. İşte o an yaşadığımı anladım.
Kelebek gittikten sonra ormanın içinden bir gugurcuk geldi. Ben kumrulara gugurcuk derim. Ötüşlerinin sesi bana öyle gelir. Benden biraz uzaktaki saksıma kondu. Nefesimi tuttum, onu izledim. Peşinden eşi de geldi. İkisi birden saksının içinde iki âşık gibi durdular. Beş dakika kadar birbirlerine baktılar, sonra yine sessizce uçup gittiler. Arkalarından onları gökyüzüne doğru izledim.
Günler birbirini izliyor. Şimdilerde mevsim yaz; sonra kış olacak. Güneş doğacak, batacak. Yağmur ve kar yine zamanı gelince yağacak.
E, bizler ne yapıyoruz? Bu güzelim düzende kendi icat ettiğimiz saçma sapan sistemlerle ve olaylarla zaman geçiriyoruz. Elimize verdikleri asrın icadıyla kaydırmaca oynuyoruz. Sözde bizi idare eden yüce devlet adamlarının talimatlarıyla hareket ediyoruz. Büyük bir maske takıp hem kendimizi hem de dostlarımızı aldatıyoruz. Devran bu şekilde dönüyor zannediyoruz. Güzelim, günlerimizi etrafımıza sardığımız yapay dünyanın içinde geçiriyoruz. Sonra da yaşlanıyoruz; kendimizi aldatıp günün yeni çıkan tabiriyle “yaş alıyoruz.”
Bunları sizler benden çok daha iyi biliyorsunuz. Yine benim boşboğazlığım tuttu.
Sizler beni boşverin, kaydırmalara devam edin.
Görüşürüz, sevgili dostlarım.
25 Temmuz 2026
Şevket M. Oğuz

1000791544-1024x449 Cumartesi Sohbetleri Kaydırmaca

Share this content:

Yorum gönder