
Cumartesi Sohbetleri Sadeleşmenin Eşiği
Cumartesi SohbetleriSadeleşmenin Eşiği
.
“Işığı hatırladığında, yol kendiliğinden açılır; çünkü dönüşüm, dışarıda değil, titreşimini yükselten kalbinin içinde başlar.” PleyadianosBana bugünlerde bir hâl oldu. Artık eski ben değilim. Vücudum yine aynı tombulcayım. Gerçi son yıllarda tombulca oldum, daha önceleri şişkoydum; modern söyleyişle obez. 66 yıllık hayatımın 63 yılını şişko, modern deyimle obez olarak geçirdikten sonra, son 3 yılda sıkı bir diyetle şişkoluktan tombulluğa geçiş yaptım. Şimdi bu halimden memnunum. Özetle, vücut açısından pek bir şey fark etmedi. Peki değişen ne oldu? Önce alışkanlıklarımın değiştiğini fark ettim. Yaş kemâle erince bazı şeyler yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Önce yılların alışkanlığı, gençliğimin takımı Brian Birch’ ün üç sene üst üste şampiyon yaptığı ayı Gökmen ve kaleci kardeşi Yasin’in takımı olan Galatasaray’ımın her hafta sonu Digitürk’ten izlediğim maçlarını bıraktım. Artık 22 kişinin bir topun peşinde koştuğunu izlediğim günler geride kaldı. O anlarda yaşadığım heyecan kayboldu. Sonuçta her sene bir takım şampiyon oluyordu. Maçların yerine Radyo Voyage’dan müzik dinlemenin daha hoş olduğunu anladım. Son yıllara kadar, daha doğrusu, anlatılanların masal olduğunu, hep aynı insanların devamlı aynı nutukları attıklarını anladığımda, – ne yazık ki, bu çok geç oldu; akşam haber ve siyasi tartışma programlarını seyretmeyi bıraktım. Şimdi televizyon karşısında sadece TRT 2’deki filmleri ve TRT belgesel izliyorum. Bunlar bana yetiyor. Etrafımdaki insanların bu konulardaki konuşmalarını mecburen dinler gibi yapıyorum. Dostluklarımın devam etmesi için. Ucundan kıyısından bir iki kelime ediyorum. Tabii, uzaktan da olsa sosyal medyadan vatanımda ne olup bittiğini de çaktırmadan izliyorum ki onların muhabbetine eşlik edebileyim. Çünkü bir dost ortamında konu mecburen “ne olacak memleketin hâli” ne geldiğinden hiç ilgilenmemek olmuyor. Yavaş yavaş yalnız kalma isteğim artmaya başladı. Dostlar ile buluşup muhabbet etmek çok güzel ama bana göre insan kendi ile baş başa kalmalı. Bunun için kendime ayırdığım zamanı artırmak istiyorum. Sevgili eşimden fırsat bulabildiğim anlarda -ne yazık ki bu süre çok az- yalnızlığımı yaşamak bana huzur veriyor. Artık hiç kimseyle rekabet etme hırsım da kalmadı. Gerçi bu bende hiçbir zaman olmadı. Kimseyi kıskanmadım, sadece ne yapıldığını uzaktan seyrettim. Böylece insanların çok basit hırslar uğruna birbirlerini nasıl ezdiklerini gözlemleyip içimden güldüm. Sonunda insanların ortak hırslarıyla beslenen görünmez bir güç oluşuyor. Kimi buna egregor diyor, kimi şeytan. Adı ne olursa olsun, insanı kendinden uzaklaştıran bir enerji olduğuna inanıyorum. Şeytan deyince aklıma Al Pacino’nun Şeytanın Avukatı filmi geliyor. Bu 1997 yapımı film de bunu anlatıyor.Enerji demişken, her insanın frekansı birbirinden farklı. Bunu da yaşlılığa giden yıllarımda anladım. Etrafıma yaydığım titreşimlerle dostlarım şekillendi; paylaşan ve yardımlaşan bir grup olduk. Aynı frekansta olmadığım insanlar kendiliğinden hayatımdan çekildi. Mekân değil, frekans belirleyici hâle geldi; yarışmak yerine paylaşmayı ve eğlenmeyi seçen bir topluluk olduk.Artık bilinmeyenden korkmuyorum. Fiziksel olmayan dünyanın da doğanın bir parçası olduğuna inanıyorum. Bu yüzden paranormal bana korkutucu ya da rahatsız edici gelmiyor; sadece henüz tam olarak açıklayamadığımız bir alan gibi görünüyor.Hayatta kazanmanın zengin olarak ölmek olmadığını fark ettim, daha iyi ve daha savaşçı olduğumu göstermek için başkalarını yenmeyi bıraktım. Hayatta kazanmanın sınırlarını, korkularımı aşmak ve yaşamımın sonuna minnetle çarpan bir kalple ulaşmak olduğunu biliyorum. Eğer başardıklarım her şeyi tatmin edemese de, en azından denedim. Yazmanın bundan sonraki hayatımın temel amacı olduğunu biliyorum. Amaçsız yaşamak ve belli bir yaştan sonra hobi edinememek insanın diri diri toprağa girmesiyle eşdeğer. Bütün bunların sonunda şunu görüyorum: Değişen aslında bedenim değil, bakışım. Gençliğimde beni sürükleyen ne varsa — heyecanlar, alışkanlıklar, kalabalıklar, tartışmalar, hırslar — hepsi birer birer kabuğundan sıyrıldı.Geriye daha sade, daha sessiz ama daha gerçek bir ben kaldı.Artık hayatı bir yarış gibi görmüyorum. Biriktirdiklerimin değil, bıraktıklarımın ağırlığıyla yürüyorum. İnsanların ne dediğini, memleketin ne olacağını, kimin neyi kazandığını eskisi kadar önemsemiyorum. Çünkü fark ettim ki, insan yaş aldıkça dış dünyanın gürültüsü azalıyor, iç dünyanın sesi çoğalıyor.Ben de o sese kulak veriyorum.Yalnızlığın kıymetini, sessizliğin iyileştirici tarafını, paylaşmanın rekabetten daha güçlü olduğunu öğrendim. Enerjisi bana uymayanlar hayatımdan kendiliğinden çekildi; kalanlarla ise daha derin, daha sahici bir bağ kurdum. Bu da bana yetiyor.Bugünlerde en çok yazmak istiyorum. Çünkü yazmak, yaşadığım her şeyi bir anlam halkasına bağlayan tek şey. Yazdıkça hafifliyorum, yazdıkça kendimi buluyorum. Belki de bu yaşta hâlâ diri kalmanın tek yolu bu: kelimelerle kendine yeni bir yol açmak.Özetle, değiştim. Ama bu değişim bir kayıp değil; bir sadeleşme. Bir çözülme değil; bir arınma. Hayatın son düzlüğüne yaklaşırken, içimdeki ağırlıkları bırakıp daha hafif, daha dingin bir ben olmaya çalışıyorum.Ve galiba ilk kez, gerçekten kendim oluyorum.
08.08.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:



Yorum gönder