Son Yazılar

Cumartesi Sohbetleri 12 Eylül 1986

.

Cumartesi Sohbetleri 12 Eylül 1986

.

12 Eylül 1986 tarihi benim sevdiğim ile nişanlandığım gün. Yoldaşım ile tam kırk yıl geçmiş. Darısı başınıza. Sevgi onu göze alanların işidir. Kadın, masanın üzerindeki çiçeğin suyunu değiştirdi.Çiçeğin sapını avucunun içinde bir süre tuttu. Sonra sararmaya başlayan yapraklardan birini kopardı.Adam onu izliyordu.“Bunu neden her gün yapıyorsun?” diye sordu.Kadın başını kaldırmadan cevap verdi:

“Çünkü hâlâ canlı.

”Adam gülümsedi.

“Çiçek için mi?”

“Hayır.”

“Benim için mi?”

Kadın bu kez ona baktı.

“İkimiz için.

”Dışarıda yağmur vardı. Camın ardından şehir bulanık görünüyordu. Arabaların farları, ıslak asfaltta birbirine karışıyor; insanlar şemsiyelerinin altında aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.Kadın pencerenin önüne gidip dışarı baktı.Bir an için başka bir zamana geçti.1942 Bulgaristan’ına… Nikola Vaptsarov’un yüzünü gördü.Kurşuna dizilmeden önce eşinin avuçlarına bıraktığı şiiri düşündü.“Ben düştüm, yerimi başkası alacak.”Sonra kendi zamanına döndü.Adam hâlâ masadaydı.“Bazen,” dedi kadın, “bir insanı sevmek, onun yanında olmak değildir.”“Ne peki?”“Onun için bazı şeyleri göze almaktır.”Adam cevap vermedi.Kadın mutfağa geçti.Buzdolabını açtı. İçeride bir parça peynir, iki yumurta ve dün akşamdan kalan biraz yemek vardı.Peyniri çıkardı.İkiye böldü.Büyük parçayı adamın tabağına koydu.Adam hemen fark etti.“Sen?”“Ben doydum.”“Yalan söylüyorsun.”Kadın güldü.“Bazen sevgi, küçük yalanları da kaldırır.”Adam peyniri ikiye böldü.Büyük parçayı tekrar onun tabağına koydu.“Bazen de sevgi, insanın yalanını yüzüne vurur.”İkisi de güldü.Kadın pencerenin önüne gitti.Sokağa baktı.Bir araba hızla köşeden çıktı.Kedi, yolun karşısına geçmeye çalışıyordu.Arabanın çarpmasıyla bir kenara savruldu.Kadın bir an dondu.Sonra montunu aldı.Adam sordu:“Nereye?”“Kediye.”“Bu saatte mi?”“Bu saatte.”“Veteriner pahalıdır.”“Biliyorum.”“Ya kurtulmazsa?”Kadın kapının önünde durdu.“Bilmiyorum.”“Eve getirirsen ortalık dağılır.”“Biliyorum.”“Üstelik sen yarın işe gideceksin.”Kadın kapıyı açtı.“Biliyorum.”Adam ayağa kalktı.“Bekle.”Montunu aldı.“Ben de geliyorum.”Kedi, kaldırımın kenarında titriyordu.Kadın onu kucağına aldığında üstü başı kir oldu.Hiç umursamadı.Adam, arabanın kapısını açtı.Kediyi kadının kucağında gördüğünde bir an sustu.“Biliyor musun,” dedi, “senin bu halini seviyorum.”Kadın kedinin başını okşuyordu.“Benim hangi halimi?”“Kimse görmüyorken yaptığın şeyleri.”Kadın ona baktı.“Sevgi biraz da bu değil mi?”“Ne?”“Kimsenin görmesine gerek kalmadan yapılan şey.”O gece kedi ameliyata alındı.Kadın koridorda oturdu.Adam yanında.Saatler geçti.Bir ara kadın başını adamın omzuna yasladı.“Çok yoruldum.”Adam onun elini tuttu.“Uyu.”“Sen?”“Ben beklerim.”Kadın gözlerini kapattı.O sırada hastanenin floresan ışıkları altında zaman tuhaflaştı.Kadın kendini 1945 Hiroşima’sında buldu.Bir çocuk gördü.Sonra başka bir çocuk.Sonra yanmış bir ev.Bir annenin kucağında biberon.Gözlerini kapattı.Görüntü kaybolmadı.Bu kez başka bir yere uzandı.Geleceğe…Bir meydanda insanlar vardı.Bir halk şarkı söylüyor, dans ediyor, birbirlerine şarap uzatıyordu.Kadın kadehi aldı.İçti. Şarabın tadında yanık bir evin kokusu, Vaptsarov’un avuçlarına bıraktığı şiir, kucağındaki kedinin titremesi bir anlığına birleşti.Sonra yanındaki adama baktı.“Buradayım.”Kadın gülümsedi.“Biliyorum.”Sabaha karşı veteriner çıktı.“Yaşayacak.”Kadın derin bir nefes aldı.Adamın elini tuttu.“Gördün mü?”“Ne?”“Bazen sevgi gerçekten işe yarıyor.”Adam başını salladı.“Bazen de sevgi işe yaramasa bile insan yine de yapacağını yapıyor.”Kadın sustu.Bu cümleyi sevdi.Çünkü doğruydu.Sevgi, sonucu garanti etmiyordu.Sevgi, sadece insanın ne yapacağını belirliyordu.Eve döndüklerinde güneş doğmak üzereydi.Kadın ayakkabılarını çıkardı.Adam mutfağa geçti.Kahvaltı hazırlamaya başladı.Kadın salondaki çiçeğin yanına oturdu.Çiçeğin bir yaprağı daha düşmüştü.Kadın onu yerden aldı.Bir süre avucunda tuttu.Sonra pencereyi açtı.Dışarıdan sabahın serinliği içeri doldu.Adam mutfaktan seslendi:“Çay?”Kadın cevap verdi:“Şekerli.”Adam güldü.“Sen şekersiz içiyorsun.”Kadın da güldü.“Bugün senin çayından içeceğim.”Bazen sevgi; uykun varken uyanmak, yorgunken kalkmak, açken güzel parçayı paylaşmak, kirlenmekten korkmadan bir canlıyı kucağına almak, bir başkasının acısını kendi hayatının dışına itmemektir.Bazen bir çocuğun altını değiştirmek, bazen sevgilinin yatağını toplamaktır.Çünkü sevgi, önceden hazırlanmış bir senaryo değildir.Her sabah yeniden yazılır.Ve insan, sevdiği zaman yalnızca güzel günleri değil; açlığı, yorgunluğu, korkuyu, belirsizliği, kaybetme ihtimalini de göze alır.Belki bu yüzden sevgi herkesin yapabileceği bir şey değildir.Kadın pencerenin önündeki çiçeğe baktı.Adam iki fincan çayla geldi.Birini onun önüne koydu.Kadın fincanı aldı.Adamın eline dokundu.Bir an birbirlerine baktılar.“Yoldaşım…”“Buradayım.”Kadın başını onun omzuna yasladı.Dışarıda şehir uyanıyordu.Dünya hâlâ bütün kötülükleriyle yerli yerindeydi.Ama onların küçük evinde, iki insan aynı bardaktan yaşam suyunu içiyordu.Ve sevgi, o sabah, bir kez daha göze alınmıştı.Yoldaşıma…Sen benim yoldaşımsın.Ak bir karanfil değdi ikimizin alnına.1945 Hiroşima’sına gidip beraber ağladık.Geleceğe uzanıp, ruhu dansa kalkmış bir halkın uzattığı şarabı içtik.Yoldaşımsın sen benim. “Zaman”la göz göze geldiğimizde “şimdiyi yaşıyor varlığımız.” Gözlerimizi kaçırmadık hiçbir gerçekten.Balkonumuza düşen ateşböceğini de biberonuyla beraber yanan bebeği de konu ettik kendimize.Yaşımızı soranlara“1917 Ekiminde kestiler göbek bağımızı” diyesim geliyor.Gerçi o kadar yaşlı değiliz.Ama, şu sosyalizm yok mu olacaksak, onun çocuğu olalım…Kaynak: Omar Cabezas, Dağdan Kopan Ateş.12.09.2026Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder