Cumartesi Sohbetleri

Cumartesi Sohbetleri

Bu, sizlere yazdığım 100. Cumartesi sohbeti. 2024’ün bir haziran gününde başladım bu yazılara. O günden beri, hiç ara vermeden, her cumartesi yazmaya devam ettim. Allah sağlık verdikçe de yazmayı sürdüreceğim. Her hafta yanımda olduğunuz, yazılarımı okuduğunuz, bu yolculuğu benimle paylaştığınız için hepinize gönülden teşekkür ederim. Bugün size bir masal yazdım.

Ormandan Gelen Anne Oralarda, ormanın kıyısında yaşayan bir kadınla ilgili bir hikâye anlatırmış insanlar. Çeşme başında konuşmaya başladıklarında aynen şöyle söylerlermiş: “Ormanın kıyısında yaşayan kadını gördünüz mü?”Ormanın kıyısında bir kadın… Bu başlangıç, cebe sıkıştırılmış bir not gibi, anlatandan dinleyene doğru uzanan küçük bir vaat gibidir; her an bir şey olabileceğinin sessiz bir iması vardır. Yakınlardaki herkes dönüp kulak kesilir. Zihinlerinde, kadının ağaçların arasında dikkatle ilerlerken ya da ormanın yemyeşil duvarının önünde dururken beliren bir resim yavaş yavaş şekillenmeye başlar.Hem de ne orman… Yoğun, yemyeşil, dikenli çalılarla ve sarmaşıklarla kaplı. Ağaçlar o kadar dip dibe ki, hiç ışık almayan kısımları olduğu söylenir. İçinde kaybolunacak bir yer değil; dönüp dolaşıp yine aynı yere çıkan patikaları, içinde gezenleri yolundan ayıran, gidecekleri yerlerden uzaklaştıran yolları var. Ansızın çıkıveren rüzgârları, bir melodi, fısıltı ya da mırıltı halinde “gel buraya, bu taraftan” dediği söylenen açıklıkları…Orman yakınında yaşayan çocuklara, daha beşikteyken, oraya asla tek başlarına girmemeleri öğretilir. Genç kızlara ormandan uzak durmaları tembihlenir; dikenli çalılarla dolu o yemyeşil derinliklerde onları neyin beklediğini asla bilemeyecekleri söylenir.Çünkü oralarda insana benzeyen —ormanlılar— yaşar. Yürüyüp konuşabildikleri söylenir ama bir kez olsun ormanın dışına çıkmamışlardır. Bütün hayatlarını o yemyeşil ışığın altında, dalların birbirine dolandığı, rutubetli ve karmakarışık o dünyanın içinde geçirirler.Ormandan geçmek zorunda kalanlar önce durup dua edermiş. Oradaki bir ermişin mezarının önünde bekler, kendilerini Tanrı’nın güvenli ellerine teslim eder, dualarının duyulduğunu ümit ederlermiş. Ormanın ya da ormanda yaşayan varlıkların yollarına çıkmayacağına inanmak isterlermiş.Ormanın çeperleri boyunca, ağaçların ruhlarını memnun etmek için dallara küçük bez parçaları bağlarlarmış. Her bir bez hem bir dilek hem de ormana duyulan saygının sessiz bir işaretiymiş.İşte o kadın da bir gün, o yemyeşil alacakaranlık dünyanın içinden çıkıp gelmiş. Nereden geldiğini bilen yokmuş; kaybolmuş bir ormanlı mıydı, yoksa bambaşka bir şey mi, kimse emin değilmiş. O sırada koyunlarını güden bir çiftçi kadını ilk gören kişiymiş.Kadın, ormandan çıktığında yorgunmuş; saçlarına ince dallar dolanmış, omuzlarına yapraklar yapışmış, elbisesi nemden ağırlaşmış. Çamur dizlerine kadar çıkmış, yüzünde uzun bir yolun sessizliği varmış.Çiftçi kadının titrediğini fark edince yanına yaklaşmış. Onu evine götürmüş. Orada, bir leğen su ısıtmış; kadının saçlarına takılan kuru yaprakları tek tek ayıklamış, omuzlarındaki toprağı silmiş. Çamurlu ayaklarını suya sokmasına yardım etmiş. Kadının elbisesini kuruması için sobanın yanına asmış, ona temiz bir örtü vermiş. Kadın, bütün bu sessiz iyiliği gözleriyle takip etmiş; konuşmamış ama minneti yüzünden okunurmuş.Çiftçi onu doyurmuş, giydirmiş. Çok geçmeden de bir kızları olmuş.Anlatıcılar hikâyenin burasında genellikle hiçbir annenin çocuğunun üzerine bu kadar titremediğini söylerler. Kadın bebeği sırtına bağlayıp her yere yanında götürürmüş. Kışın en soğuk günlerinde bile yalınayak gezermiş. Çocuğu geceleri beşiğe yatırmaz, bir hayvan yavrusu gibi yanında tutarmış. Bebeği sırtında ormana dalar, saatlerce kaybolurmuş. Karanlık çöktüğünde, önlüğüne doldurduğu kestanelerle eve döner ama ocağın sönüklüğüne, kocasının açlığına aldırmazmış; sanki ruhu hâlâ ağaçların arasında, ormanın nefesiyle yaşayan bir varlıkmış gibi.Komşu kadınlar fısıldaşır, adamın buna nasıl tahammül ettiğini sorarmış. Yeni annenin kendi annesi olmadığı için bu kadar yabani olduğunu düşünürlermiş. Ona evi nasıl çekip çevireceğini, bebeğin sütten nasıl kesileceğini, hastalıktan nasıl korunacağını, dikişin inceliklerini öğretmek istemişler. Kadın hepsini soğuk bir tebessümle dinlemiş.Çiftlik evinin önünde kazdığı bir parça yerde garip bitkiler yetiştirirmiş: ormanda büyüyen eğrelti otları, sarsıcı bitkiler, çürük kokusu yayan yabani otlar, alçak çirkin çalılar. Konuştuğu tek kişi köyün öteki ucunda yaşayan yaşlı bir kadınmış.Kadın çok geçmeden yine gebe kalmış ve bu kez güçlü kuvvetli bir erkek çocuk doğurmuş. Onu da sırtına bağlamış ve doğduktan iki gün sonra, yanında yeni yeni yürümeye başlayan kızıyla birlikte yine ormana dalmış.Karnı üçüncü kez şiştiğinde kadının şansı yaver gitmemiş. Üçüncü çocuğunu doğurmak için yatağa yatmış ama bu kez o yataktan kalkamamış. Köydeki kadınlar onu yıkayıp gömülmeye hazırlamak için eve gelmişler. Onu çok sevdiklerinden değil, ölümüyle kendilerinin de ölümlü olduğunu hatırlattığı için ağlamışlar. Saçlarını yıkayıp tararken, tırnak içlerindeki kiri çıkarırken, beyaz iş gömleğini başından geçirirken, ölü doğan ufacık bebeği de sarıp kucağına koyarken hep ağlamışlar.Kız erkek kardeşiyle birlikte ormanın kıyısındaki bu evde büyümüş. Evin arka pencerelerinden, rüzgârlı günlerde başları savrulan; kışları çıplak yumruklarını sallayan ağaçlar görünürmüş. Kız da erkek kardeşi de doğdukları günden beri ormanın çekimini, içlerinden bir şeyleri çağıran o tuhaf gücü hissedermiş.Kız için anne dediği şey de hep bu çağrının bir parçasıymış. Çünkü bir zamanlar ormandan çıkan bir anne varmış: çıplak ayaklarının üzerinde yosun lekeleri, bileklerinde toprağın gücü dururmuş. O kararmış ayaklar eşiği her geçtiğinde yeniden dışarı döner, koyunların arasından yürüyüp ormana karışır, yaprakların, çalı çırpının, rutubetli gölgelerin içinde kaybolurmuş.Kadın öldükten sonra bile köylüler onun ormanda dolaştığını söyler olmuş. Kış gecelerinde rüzgârın yönü değiştiğinde, ağaçların arasında çıplak ayak sesleri duyduklarını iddia edenler çıkmış. Kız büyüdükçe, annesinin yürüdüğü o patikalara bakarken içini tanıdık bir ürperti kaplarmış; sanki orman, annesinin bıraktığı yerden onu çağırıyormuş.Ve insanlar çeşmenin başında yine aynı hikâyeyi anlatırmış: “Ormanın kıyısında yaşayan kadını duydun mu hiç?”Çünkü bazı masallar, anlatan ölse bile ormanda yaşamaya devam edermiş.

09.05.2026

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder