Cumartesi Sohbetleri Rafadan yumurtanın aferini

Cumartesi Sohbetleri
Rafadan yumurtanın aferini
Egenin köyünde, rafadan yumurta üç kişiyi birbirine bağladı… ve bir utancı görünür kıldı.
1944 kışı, Ege kıyılarındaki küçük bir köye güneşli ama içten serin günler getirmişti. Taş duvarları yıllara direnmiş eski Rum konağı, artık bir köy pansiyonu olarak yaşlı Ayşe Hanım’ın tek geçim kaynağıydı. Konuklar nadir gelir, gelirse de kısa kalırdı. O yıl bir mucize gerçekleşti. İki yabancı konağın sessizliğini bozarak kapıda belirdi: Alman bir arkeolog ve Fransız bir ressam. Ve kısa süre içinde bu taş duvarlı ev, sadece misafir değil, insanlık adına sessiz bir ders ağırlayacaktı.
Eski taş konağın ahşap kapısı gıcırdayarak açıldığında, Ayşe Hanım gözlüğünü düzeltti ve sabah güneşine karşı hafifçe gözlerini kıstı. Fransız ressam ve Alman arkeolog, ellerinde eski ahşap valizlerle avludan içeri girdiğinde yüzünde bir sevinç belirdi. Uzun zamandır pansiyon boştu; savaştan dolayı köyde konaklayan pek olmuyordu artık. Gençliğinde büyük şehirlerde görüp hayran kaldığı yabancılar, şimdi verandasında olacaktı.
Odaları hazırlamış, perdelerini ütülemiş, lavanta keselerini yastıkların altına yerleştirmişti. “İnsan misafir ağırlayınca ev de canlanıyor,” diye geçirdi içinden.
Her sabah onlara kahve yapmayı alışkanlık edindi; yoğurtla karıştırdığı otlu ekmekleri, tandırda kızarttığı hamurları sundu. Yabancılar teşekkür ederken gülümsüyorlardı; kelimeler eksik ama nezaket doluydu.
Köydeki yaşlılar hâlâ onları yadırgasa da Ayşe Hanım “bu insanlar sessiz, efendi” diyerek misafirlerini savunuyordu. Pansiyonun köhne radyosundan Avrupa’dan gelen savaş haberleri duyuluyordu; savaşın korkunçluğu devam ederken, konağın taş duvarları içeridekileri koruyormuş gibi sessizdi.
Sabahın ilk ışıkları, begonvillerle sarılmış taş duvarlara altın rengi desenler çizerken, eski Rum konağından dönüştürülmüş pansiyon uykusundan uyanıyordu. Deniz manzaralı terasta, paslanmış demir sandalyelere oturmuş iki yabancı sessizce kahvelerini içiyordu. Biri, ceketinin cebinde sönük bir harita taşıyan Alman arkeolog; diğeri, keten gömleğine boya lekesi bulaşmış Fransız ressam. İkisi de Avrupa’da devam eden savaştan kaçmış, bu Ege köyünün sakinliğine sığınmışlardı. () Akşam saatlerinde, konağın mutfağında hafif bir telaş vardı. Ayşe Hanım, odun sobasının üstünde eski bir tencereyi özenle karıştırıyor, ara ara pencereye bakarak hava kararınca misafirlerini çağırmayı planlıyordu. Bugün, köyün arkasındaki tarladan bulduğu yabani otlarla biraz yoğurt karıştırmış, una su katıp incecik hamur açmıştı. Yağ yoktu elbette ama tandırın sıcaklığı her şeye lezzet veriyordu. Yemek sofrası verandaya kuruldu. Eski porselen tabaklarda sunulan sade ve özenli yemekler, misafirlerin gözünde hem yerel hem de maharetliydi. Ressam, hamur kızartmasının tadına baktığında hayranlıkla “rustique et honnête” dedi. Yani “gösterişsiz ama içten ve kaliteli.” ressamın bu sözü, Ayşe Hanım’ın sade ama özenli yemeklerine duyduğu saygıyı ve hayranlığı yansıtıyordu. Arkeolog ise ekmeğin içindeki otları merak etti, Ayşe Hanım’ın “dağ nanesi” demesi üzerine defterine küçük harflerle not düştü. Günler geçtikçe, pansiyonun yaşlı kadını yiyecek için bulduklarını yaratıcı tariflere dönüştürüyordu. Unu suyla ehlileştiriyor, otları baharat gibi kullanıyor, soğuk günleri sıcak sofraya dönüştürüyordu. Misafirler bu yemekleri yerken bazen durup birbirlerine bakıyor, “Bu köy mutfağı ne ilginç,” diyorlardı. Etin yokluğu, yağın kıtlığı, hamurun cömertliği… Hepsi “yöresel tatlar” olarak yorumlanıyordu. Ayşe Hanım da her tabakta biraz sabır, biraz dua, biraz da eski günleri sunuyordu. Ayşe hanım ne yoksulluğunu saklamaya çalışıyordu ne de sahte bir bolluk gösterisi yapıyordu. Sadece Tanrı’nın ona gönderdiği bu iki insanın huzurla doymalarını istiyordu. Belki de konaktaki taş duvarlar yalnızca rüzgârı değil, zamanın zorbalığını da dışarda bırakıyorlardı. Kış ayıydı ama güneş hâlâ cömert davranıyordu bu Ege köyüne. Rüzgâr, dağların arkasına saklanmış gibi hafifti; havada odun dumanı yerine taze ekmek kokusu vardı. Konağın kalın taş duvarları dışarıdaki serinliği içeri sokmuyordu; ısıtma olmamasına rağmen evde üşüyen kimse yoktu. Ayşe Hanım, her sabah veranda kapısını aralarken, “Eskiden bu evde soba yanardı, ama şimdi gerek kalmıyor,” derdi içinden. Alman arkeolog, sabah kahvesini içip eski haritasına dalmıştı. Fransız ressam ise verandadaki masa başında, ince çizgilerle kışın güneşini ve pansiyonun begonvilli taşlarını kâğıda aktarıyordu. Ayşe Hanım sessizce içeri girip onları izlerdi. Evinde sessizlik hâkimdi; misafirlerin kendi dünyalarına saygı gösterirdi. Ama bazen içinden şöyle geçirirdi: “Ne tuhaf… kış mevsimi hem telaşsız hem sıcak, Sanki Tanrı şu iki yolcuyla bana bir ara veriyor.” Bardaktan boşalırcasına yağmur yağan bir sabah, köyün taş yolları çamura kesmişti. Pansiyonun avlusu bile sularla dolmuştu. O sabah, Alman arkeoloğun içinde garip bir özlem demlenmişti: sıcacık, yumuşacık bir rafadan yumurta… Ayşe hanım, sipariş edilen rafadan yumurtayı getirir, ama yumurta buz gibidir. Arkeolog, kaşlarını çattı, homurdandı. “Rafadan yumurta soğuk yenmez!” dedi. “Lütfen yeni bir yumurta pişirin ve sıcak getirin!” Kadıncağızın gıkı çıkmadı. Yeni bir yumurta pişirmek üzere ortadan kayboldu. Bir zaman sonra geri gelir, ancak yumurta yine soğuktur. Arkeolog, sinirlendi. Söylenerek rafadan yumurta nasıl yenilir konulu nutuk çekerek, üçüncü bir yumurta istedi. Arkeolog, yeni rafadan atılımının sonucunu beklerken, ressamın pencereye gidip dışarı bakacağı tuttu. Sonra arkeoloğa dönerek: “Gel” dedi “Bak dışarıya yumurtalar bu yüzden soğuk geliyor…” Ressam ne olup bittiğini kavramış, altüst olmuştu. Pencerenin ardından görünen, sıradan bir köyün manzarası değildi. Yağmur dinmemişti. Ayşe Hanım, bir elinde eski şemsiyesi, diğerinde yumurta tenceresiyle köyün çamurlu yollarında koşarak gelmeye çalışıyordu. Şemsiye yamuktu, ayakkabısı su çekmişti, ama yüzünde çaresiz bir kararlılık vardı. Evde odun bitmiş, mutfağın ateşi de sönmüştür. Müşterisini memnun etmek isteyen yaşlı kadıncağız, yumurtaları pişirebilmek için çamurlara bata çıka köyün öteki ucundaki ekmek fırınına gidiyor, ama rafadan yumurtalar dönüş yolunda soğuyordur. Arkeolog, yaşlı kadını köyün bir ucundan diğerine koşturan anlamsız kaprisinden çok utanmıştır. Üçüncü soğuk yumurtayı sessizce yer ve bir daha da rafadan yumurta diye tutturmaz ev sahibine. O gün konağın taş duvarları, yalnızca yağmuru değil, arkeoloğun kibirinden arınan iç sesini de içine aldı. Yıllar sonra yabancılar, Akdeniz insanlarının “Aferin almak” ve konukseverlik uğruna yaptıkları fedakârlığa bağlayarak düşünürler hep bu olayı. Ama mesele konukseverlik değil, sessiz bir onur mücadelesiydi. Çünkü o yaşlı kadının “aferin alma” uğruna çamurda koşması, yoksulluğun içselleşmiş ezikliğinden başka bir şey değildi. Bugün aynı sahne yaşansa, belki Ayşe Hanım ikinci yumurtayı arkeoloğun suratında kırardı. Çünkü dünyanın zengin ülkelerinde daha ilk yumurtayı beğenmezseniz, kapı dışarı edilirsiniz. Ama Türkiye’de, Arnavutluk’ta, Yunanistan’da, Romanya’da hâlâ bulunur: “aferin almak” uğruna varsıllara boyun eğen yoksullar. Ezilmekten başka çaresi kalmayanlar… Yoksulluk, sadece geçim sıkıntısı değildir. Ezikliktir. Ve eziklik, geri kalmışlığın en açık göstergesidir. () II. Dünya Savaşı tüm dünya milletlerine etki eden bir olaydı. Yahudi ve Nazizm’e karşı olan akademisyen ve profesyoneller ‘’tarihin kavşak noktasında ve ateş hattında’’ yakalandıklarında ülkelerini terk etmekten başka çareleri yoktu. Bu durum, kendi üniversitelerini Yahudilerden arındırmayı hedefleyen Naziler kadar, ülkelerini modernleştirmenin yolunun üniversiteler kurup geliştirmekten geçtiğini düşünen Atatürk ile Türkiye’nin diğer kurucularının da işine yaradı. Davet üzerine 1200 bilim insanı Türkiye’ye geldi.
12.07.2025
Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder