Cumartesi Sohbetleri – Kırha

Benim kendir ile tanışmamın hikâyesini size anlatmaya 70’li yıllardan başlamam gerekir. 70’li yıllarda babam yaz tatili başlayınca beni ve kardeşim Şaman’ı memleketimiz olan Taşköprü’ye gönderirdi. Taşköprü’ye gitme serüvenimiz akşam saatlerinde Topkapı otobüs terminalinden Çarıkçılar otobüs firmasının otobüsüne binmemiz ile başlardı. Otobüs Taşköprü’den sonra devam eder Boyabat’a kadar giderdi. Babam ikimizi otobüse bindirdikten sonra eve dönerdi. Babam ve annem, babam senelik iznini alınca bize katılırlardı. Otobüs gecenin ilerleyen saatlerinde Söğütlü Çeşme’de mola verir şirketten çaylar içildiğinde otobüse dönülür ve otobüsün motor sesinin rehavetinde uykuya dalınırdı. Sabahın ilk ışıkları gökyüzünü pastel renklere boyarken otobüsün radyosu yüksek sesle çalmaya başlardı. Neşet Ertaş’tan “Bahçede gül ağacı gezelim haydi haydi..” Otobüstekiler yavaş yavaş uyansınlar diye radyonun sesi çoğaltılırdı. İşte o anda yarı uykulu yarı uyanık zamanlarda pencerenin camından baktığınızda yolun kenarında kahverengi Kızılderili çadırlarını görürdünüz. Bu çadırlar kendir desteleriydi.
Bizler Taşköprü’de belli bir süre kaldıktan sonra iki bazen de üç günlüğüne anneannemin köyü olan Kırha ’ya giderdik. Kırha ova köyüydü. Her sene dört ürün alınırdı. Önce buğday sonra sırasıyla kendir, sarımsak ve şeker pancarı. Biz gittiğimizde genellikle kendir çekimine rast gelirdik.
Anneannemin kardeşi Abey dayı bizleri Taşköprü’den iki öküzün çektiği kağnı ile alır Kırha ‘ya götürürdü. Abey dayımızın asıl adı Kâmildi. Babaları erken yaşta ölünce ailenin en büyük erkek çocuğu olarak ona Abi anlamında Abey denilmiş öyle de kalmıştı. Asıl adı olan Kâmil unutulmuştu.
Geçmişe bir yolculuğa ne dersiniz hadi şimdi sizleri o günlere götüreyim beraber yaşayalım.
Köyün girişinde bizleri bir grup köpek karşıladı. Kuyruklarını sallayarak gelişimizi haber verircesine havladılar. Köye genellikle ikindi vakti giderdik Abey Dayı günlük işlerini toparladıktan sonra gelip bizi alırdı. İkindi vakti köyün ritmi, sabah telaşını geride bırakır; yaşam yavaşlardı. Ahırlardan hayvanların sesleri kısılır, tarlalarda çalışan köylüler yavaş yavaş eve dönmeye başlarlardı. Köy meydanına vardığımızda, taş döşeli yollar altın güneş ışıklarıyla aydınlanır, yaşlılar köy kahvesinde sohbet ederek meşgul olurlardı.
Havada ikindi güneşinin hafif ılıklığı vardı. Abey dayının gelini Feriha teyze bizleri görünce seslendi: “Kuzucuklarım, hoş geldiniz!” Onun gülümsemesi, bu saatin sakin güzelliğine karıştı. Evinin verandasında oturup ikindi çayının keyfini çıkardık. Çayın yanında taze pişmiş köy çörekleri vardı.
Akşam, yavaş yavaş ikindinin yerini almaya başlarken, köyde dolaşmaya çıktık. Havada yayılan o kendine has koku insanın yüzüne dokunur gibi oluyordu. Gübre kokusunun yoğun ama doğal hali, toprağın, hayvanların ve bitkilerin ortak yaşamını anlatıyordu. İlk başta, yanık samanın ve taze otların iç içe geçtiği ferah bir koku duyuluyordu. Ardından, ahırlardan yükselen gübre kokusu kendini hissettirmeye başlıyordu. Ama bu koku, şehirdeki keskin kokulardan farklıydı; burada bir düzenin, bir doğallığın içindeydi. Toprakla, çiftlik hayvanlarıyla ve ekinlerle birleşerek bir bütün oluşturuyordu. Bir köşeden odun kokusu geliyordu; bir evin taş fırınının ateşi havaya hafif is kokusunu karıştırıyordu. Taş fırından yeni çıkmış ekmeklerin kavruk, sıcak kokusu, bütün köyü sarıyordu.
Taş fırından yükselen ekmek kokusu, süt kazanlarının kaynama sesleri ve taze otların nemli dokusu, köy akşamının kokusunu tamamlar. Kırha’nın havası, insana geçmişi hatırlatan, sıcak ama güçlü bir doğallık taşır; burada her koku bir hikâye anlatır. Bu kokuların içindeyken, insan köyde olmanın anlamını tam olarak hisseder. Her adımımızda Kırha’nın bir hikâyesini yeniden keşfediyor, bu zaman diliminde köyün huzurunu içselleştiriyorduk. İkindiyle akşam arasındaki bu vakit, Kırha’nın en güzel yüzünü gösterdiği zaman dilimiydi. Bizler köyün kalbinin attığı her anı hissederek bu eşsiz saatlerin içinde kaybolmuştuk.
Gün batımı yaklaşırken, Kırha yaz akşamının sıcak ama dingin atmosferine bürünüyordu. Ovanın geniş tarlaları, gün boyunca güneşin altında yorulmuş, şimdi ise hafif bir esintiyle serinlemeye başlamıştı. Şaman ile eski taş evin ahşap kapısını açarak içeriye adım attık; yüksek tavanlı bu yapı, yazın kavurucu sıcağını içine almıyor, serinliğiyle içeri girenleri rahatlatıyordu.
Alt katta büyük taşlık dikkat çekiyordu. Yanında odunluk bulunuyor, kışın odun yığını ile dolan bu yer, yaz aylarında nispeten boş kalıyordu. Odunluğun hemen yanında eski taş duvarlar arasına kurulmuş bir hamam vardı; yazın sık kullanılmasa da geçmişte burada geçirilen saatlerin hatırası hâlâ duvarlarında saklıydı. Kilerde raflar yazın bereketiyle doluydu: kavanozlarda taze gül ve vişne reçelleri, peynir topakları, ev yapımı salçalar, raflarda dizili turşular, pekmez kavanozları ve kurutulmuş fasulyeler, olmazsa olmaz hamur tarhana… Mutfağın olduğu taş fırınlı oda ise evin vazgeçilmez bir parçasıydı; ekmekler burada pişer, büyük kazanlarda domates salçaları yapılırdı. Üst kata çıkmaya başladığımızda ahşap merdivenler hafifçe gıcırdadı. Üst kattaki geniş sofada, yaz akşamlarının en güzel yönü ortaya çıkıyordu: açık pencerelerden içeri serin bir hava doluyor, içerideki herkesin yüzüne tatlı bir yaz rüzgârı vuruyordu. Odaların kapıları genişçe açılmıştı, böylece içerideki sıcaklık dağılıyor, bütün ev doğanın ritmine uyum sağlıyordu. Duvarlarda eski kilimler, köy evinin o sıcak samimiyetini yansıtıyordu. Sofanın ortasında bir sehpa, üzerinde bakır bir sürahi ve yanında birkaç çay bardağı vardı. Yaz akşamlarında burada oturup sohbet etmek, köy yaşamının en huzurlu anlarından biriydi.
Bizler güneşin verdiği hafif bir yorgunlukla, pencere kenarına dizilmiş ahşap işlemeli sedire en sevdiğimiz desenli kilimin üzerine oturduk. Sedirin kendine has kokusu ve pencere kenarından sızan ince ışık huzmeleri bizi karşıladı. Feriha teyze, bizim geldiğimizi duyunca hemen mutfakta soğuk ayranı hazırlamıştı. Saçları hafifçe dalgalanırken elinde bakır bardaklar ile çıktı; “Ah! Yoruldunuz mu kuzularım?” diyerek ayranları uzattı. Ayranın serinliği, tazeliği içimizi ferahlattı. Sedirde otururken gözlerim duvarlara kaydı. Duvarlarda asılı olan el dokuması kilimler, köyün tarihini ve kültürünü adeta birer tablo gibi sergiliyordu. Her bir kilim, farklı bir hikâye anlatıyordu; birisinde yayla çiçekleri, diğerinde nazardan koruduğuna inanılan göz şekilleri betimleniyordu. Renkler ve desenler, odanın sıcaklığını artırıyor, geçmişin izlerini bugüne taşıyordu. Bir köşede ise, koç başı ve kuş desenli kilimin üzerinde büyük dedemizden kalma eski bir av tüfeği ve fişekler bulunuyordu. Tüfek, köydeki av günlerinin bir hatırasıydı. Feriha teyze tüfeğin yanındaki küçük rafta duran eski bir fotoğrafı işaret ederek, “Bak, bunu yeni buldum büyük dedenizin gençlik fotoğrafı.” Fotoğrafta genç bir delikanlı elinde av tüfeği belinde fişekler vardı. “O tüfekle dağlarda avlanır, sonra da burada, bu sedirde oturup büyük ninenize av hikayeleri anlatırmış” dedi.
Evin penceresinden dışarı baktığımızda köyün akşam telaşının başladığını gözlemledik. Ahırlardan hayvan sesleri duyuluyor, köylüler günün son işleriyle uğraşıyorlardı. Çocuklar avluda koşuşturuyor, kadınlar taş fırınlardan yeni çıkmış ekmekleri sepetlere yerleştiriyordu. Burada yaz akşamları böyleydi; sade, doğa ile iç içe ama geçmişten kopmamış.
Kırha’da gece iyice çökmüştü. Evin geniş sofasından içeriye yayılan yıldızlı gecenin serinliği, taş duvarlara hafifçe dokunuyor, içerideki dinginliği tamamlıyordu. Feriha teyze “kuzularım yorgunsunuzdur yatağınızı hazırladım hadi artık gidip yatın” dedi.
Eski ahşap kapıyı usulca iterek içeriye adım attığımızda, odanın ortasında serilmiş yer yataklarını gördük. O yıllarda köyde yataklar yüksek olmazdı. Her akşam, sandıktan çıkarılan pamuklu döşekler, odanın ortasına serilir, üzerine desenli çarşaflar özenle örtülürdü. Bu yataklar sadece uyumak için değil, anıları saklamak için de var gibiydi. Her pamuk tanesi, içine geçmiş zamanları hapsetmiş, yaz akşamlarının telaşsız dakikalarını kendine yoldaş edinmişti. Yer yataklarının üzerine konulan yorganlar ise bambaşka bir hikâye taşırdı. Şehirdeki fabrikadan çıkmış sıradan yorganlar gibi değildi bunlar. İçi saf yünle doldurulmuş, kenarları ince nakışlarla işlenmiş, büyükannelerin sabırla elleriyle hazırladığı ağır örtülerdi. Yaz geceleri ince olanlar serilir, kışın ise kalın yorganlar kat kat dizilir, köy evlerinin soğuk gecelerine sıcaklık getirirdi.
Çocukken bu yatakların arasına gömülüp uzun uzun tavana bakardım. Odanın tahta tavanındaki gölgeler hareket eder, büyüdükçe hayallerime yeni şekiller verirdi. Bir köy gecesi, bu yatakların içinde güvenli bir sığınaktı. Dışarıdan gelen cırcır böceklerinin sesi, evin içindeki soluk alıp vermelerle birleşip, geceyi tamamlayan bir melodiye dönüşürken uykuya daldık.
Yatağımızın bulunduğu odadan, kızartma kokuları ve evin hemen yanındaki ahırdan gelen böğürmeler horoz sesleri eşliğinde uyandık. Köyün huzuru sabahın o temiz havasına karışırken, aşağıya kahvaltıya indik. Feriha teyze ahırda kömüşlerden (Taşköprü’de mandaya kömüş denilir) sağdığı sütü taşırken; sofrada yeni pişmiş ekmekler, yayık tereyağı, köy yumurtaları, yaz mevsimine özgü kızartmalar ve kaymaklı yoğurt bizi bekliyordu. Bu yer sofrası, köydeki hayatın bir parçasıydı; şehirde alışık olmadığımız bir sıcaklık ve samimiyetle doluydu. Yanımıza uykudan yeni uyanmış Feriha teyzenin çocukları Kasım ve ablası Hüsniye oturdu. Kahvaltıya dumanı tüten yeni pişmiş tarhana çorbasıyla başladık. Hep birlikte sohbet ederek kahvaltı yaptık. Yüksel dayı radyoyu açtı ve Karacaoğlan’dan yeşil başlı gövel ördek türküsü çalmaya başladı: “Yeşil başlı gövel ördek, uçar gider göle karşı …” Bedia Akartürk söylüyordu.
Kahvaltı bitince Yüksel dayı bize seslendi “bugün kendir çekme günü sıra bizim tarlaya geldi birazdan gelirler” dedi. “Feriha ile Hüsniye evde kalacaklar öğleye doğru Feriha’nın hazırladığı erzaklar ile tarlaya gelirler, Kasım’ ında bugün ilk kendir çekme günü” diye devam etti. “Sizde gelip bize yardım edersiniz” dedi. Eski guguklu saatin ritmik tiktakları odanın içine dolarken açık pencerenin önünden sarkan reyhanların kokusu etrafı sardı. Ahşap kapının önünde ilk gelenler yaşlılar oldu; ellerinde yılların izini taşıyan işlenmiş bastonlar, ayaklarında tozlanmış eski yemeniler… Konuştukları şey hep aynıydı—geçen seneki kendir çekme günüyle bu yılki arasında fark olup olmadığı, o sene sepken (dolu) yağıp yağmadığı… Eğer sepken yağarsa henüz büyümeye başlamış kendirleri kırar ve kendirler baston şeklinde büyümeye devam eder ama kendir kendire benzemezdi. Verim düşer, işçilik zorlaşır, kendir çekmesinden zevk alınmaz. Dolaşık (kendirin soyulamayacak kadar ince, karışık, paraya çevrilmesi zor olan, düzensiz hali) çok olurdu. Ardından gençler geldi. Kasım, babasının peşinden yürüyerek büyük taşlık avluya adım attı. Avlunun köşesinde Yüksel dayı ellerini cebine koymuş, sessizce gelenleri izliyordu. Bugün yine yıllar boyunca tekrarlanan o kadim iş yapılacak, kendirler çekilecek, toprak bir kez daha insanın emeğiyle şekil alacaktı. Herkes güler yüzlüydü; çünkü imece sadece bir iş değil, aynı zamanda paylaşmanın ve birlik olmanın bir vesilesiydi.
Ahırın yanındaki geniş bahçede kadınlar kümelenmişti; kimi çay kazanını ocağa yerleştiriyor kimi ortaya yakılmış büyük ateşte geniş tavalarda yaz sebzelerini kızartıyordu. Büyük taş fırının kapakları açıldı, içinden hâlâ sıcaklığı tüten ekmekler çıktı. Tarlaya gidecek sofralıklar şimdiden hazırlanıyordu.
Yüksel dayı traktörün yanına gittiğinde Kasım ve bizler hemen peşine takıldık. Traktör, bahçenin kenarında eski gücüyle bekliyordu. Arkasından Feriha teyzenin sesi duyuldu. “Çocuklar su almayı unutmayın, tarlada susuz kalırsınız.” Motorun gürültüsü sabah sessizliğini bozduğunda, Kasım eline aldığı su testisi ile traktörün kasasına atladı. Bizlerde ona katıldık. Yanına oturan komşuları Hakkı amca, Kasım’ın sırtını sıvazlayarak “Bugün kendir çekme günü. Gücünü göster, Kasım” dedi. Traktör, köy yolunda ilerlerken toprak yolda sallanıyordu; rüzgârın yüzüme çarpmasını keyifle hissediyordum. Yol boyunca ağaçların arasından geçen ışıklar, traktör kasasına düşerken, Kasım ilk kendir çekme gününün heyecanını içinde hissediyordu.
Traktör sesini geride bırakmış, şimdi kendirin çekileceği o büyük alanın kokusunu içimize çekiyorduk. Güneş iyice yükselmişti. Kendir çekimi için güneşin biraz yükselmesi sabah çiyinin olmaması gerekiyordu. Uzun kendir sapları, tarlanın ortasında bir orman gibi yükseliyordu.
Tarlaya varıldığında, iş bölümü hemen yapıldı. Abey dayı sıranın başına geçti. Diğerleri onun arkasında sıralandılar. Yüksel dayı, Hakkı amca, Kasım ve diğer köylüler uzun kendir saplarını köklerinden çekmek için kolları sıvadılar. Toprak hafif nemliydi; bu da işlerini biraz kolaylaştırıyordu. Yüksel dayı Kasım’ın beline bir önlük bağladı. Şaman ve ben bazen Kasım’ın yanında kendir çekmeye yardım ediyorsak da genellikle seyrediyorduk.
Erkeklerin üzerlerinde yılların emeğiyle şekillenmiş kalın önlükler dikkat çekiyordu. Bu önlükler, yalnızca bir koruma giysisi değil, aynı zamanda o toprakların ve işçiliğin bir simgesiydi. Kendir çubuklarının sertliğine karşı dayanıklı olması için kalın kumaşlardan yapılmıştı; kimi köyde dokunan, kimi şehirden getirtilen sağlam keten veya kanaviçe dokusu vardı. Önlükler, işin başında olan erkeklerin beline sıkıca bağlanırdı; uzun ipleri, arkadan bir düğümle sabitlenir, önlerinde geniş bir alan bırakırdı. Üzerindeki kumaş yıpranmış ama hâlâ iş görüyordu. Yer yer kendir çubuklarının sürtünmesinden aşınmış, yer yer güneşten solmuş lekeler taşıyor; ama her iz, yılların ve emeğin sessiz tanıklığını anlatıyordu. Bazı önlüklerde cepler vardı; ceplerin içinde küçük bıçaklar, çubukları kesmek için kullanılan kesici aletler veya emektar ellerin temizlenmesi, alın terinin silinmesi için büyükçe bir mendil olurdu. Önlüğün kalın dokusu hem koruma sağlıyor hem de kendir çekme işini kolaylaştırıyordu. Önlükler yalnızca iş için değil, kimlik taşıyordu. Her erkek, önlüğünü bağladığında köyün ruhuna bir adım daha yakınlaşır, işin ortak emeğine katılırdı. Çekilen her kendir, kopan her lif, o kalın kumaşa dokunan yorgun ellerin izini taşırdı. Kendir çekme gününün sonunda, önlükler çıkarıldığında bir başka gün için hazır olacaklarını bilirlerdi. Ama o günün kokusu ve sesi, önlüğün dokusunda kalır, sessiz bir hatıra gibi yaşardı.
Abey dayı tarlanın en sol başına, çıkımın başına geçti. Çünkü en hızlı ve önde o gitmeliydi. Sonra diğerleri güç ve tecrübe sırası ile arka arkaya dizildiler. Kasım babasının arkasında yer aldı. Herkes çektiği kendirin boyu kadar genişlikte üç metre civarında bir alan çekerdi, bu alan çıkım veya boyunduruk diye de adlandırılırdı. Kasım babasının çıkım alanında yerini aldı. Biz de Kasım’ın arkasında sıralandık. Çekilen kendirleri arkalarına çok kalın olmayan bir şekilde sere sere çekmeye devam ettiler.
Abey dayı, gençlere “Kendir sabır ister. Toprağı hissetmeden onu çekemezsiniz,” diyordu. Kasım, babasının yanında ilk sapı çektiğinde, ellerinde toprağın direncini hissetti. Babası, “Biraz daha yavaş ol; kendirle anlaşmayı öğren,” dedi. Kasım, babasının yardımıyla bir sapı başarıyla çıkarınca yüzünde hafif bir gurur ifadesi belirdi. Bizler de onun yanında birer tane çektik ama hemen ellerimiz sızladı bayağı güç gerektiren bir işti.
Öğlen saatine doğru Feriha teyze, Hüsniye ve diğer kadınlar geldiler. Tarlanın kenarında ırmağın hemen yanında kurulan büyük sofra, imecenin neşesini tamamlıyordu. Tarlada çalışmanın verdiği yorgunluk, ırmağın kıyısına kurulmuş o güzel sofranın huzurunda eriyordu. Şaman ile taş döşeli patikadan yürüyerek ırmağın kenarına yaklaştığımızda, suyun sesi ve o serin hava içimizi serinletti. Tarlanın ortasında sıcak bastırmıştı. Irmağın kıyısında toplanmış kadınlar, sofrayı kurmuştu; ahşap masalar değil, yer örtüleri üzerinde kurulmuş, doğanın içinde şekillenmiş bir sofra…
Sofranın üzerinde çeşit çeşit yiyecekler vardı. Tarladan toplanmış taze salatalık ve domatesten yapılmış sarımsaklı yoğurtlu Taşköprü salatası, çeşit çeşit kızartmalar, köy ekmeği, kalın kaymaklı yoğurt ve büyük bir tabakta mevsimin nimetlerinden hazırlanmış domates, biber ve salatalıklar, hamur tarhana çorbası…
Yemek bitince kavun ve karpuzlar kesildi. Ama sofrayı asıl anlamlı kılan, her bir tabaktan yayılan emeğin kokusuydu. Bu köy sofrası, sadece doyum değil, köy halkının birbirine sunduğu samimiyet ve birlikti. Sıra semaverde pişen çaya gelmişti.
Gözlerim, sofranın yanındaki semavere takıldı. Irmağın kıyısına taşınmış o ağır semaver, adeta köyün ruhunu taşır gibiydi. İçinde kaynayan su, odun ateşinin kokusunu dışarıya yaymış, hafif bir is kokusuyla birleşmişti. Büyük bakır semaverin musluğundan çıkan çayın kokusu burnuma doldu. İnce belli bardaklarda çayın sıcaklığını yudumlarken sohbete başladık. Şaman etrafına doluşan kalabalığa her zaman yaptığı gibi bir şeyler anlatmaya başladı. Yine uzatacaktı ama Abey dayı “hadi kalkın daha çok işimiz var” deyince hevesi kursağında kaldı. Irmağın kıyısında, sohbetler çayın buharına karışıyordu.
Akşamın yavaş yavaş köyün üzerinde alacalı renklerini bırakmaya başladığı saatlerde, kendir çekiminden dönenlerin yorgun ama huzurlu bir hali vardı. Günün sıcağı yerini serin bir rüzgâra bırakmış, ahşap kapıları açık köy evlerinden yayılan yemek kokuları havaya karışmıştı. Tarladan gelen erkeklerin, kadınların ve gençlerin üzerlerinde tozun ve emeğin izleri vardı, ama yüzleri bir başka rahatlıkla gülümsüyordu; iş bitmiş, köy hayatı şimdi akşamın sakinliğine kavuşmuştu. Yüksel dayının geniş taşlık avlusunda toplanan köylüler, önce üzerindeki yorgunlukları silkelemek için ahırın yanındaki çeşmenin başına geçtiler. Suyla yüzlerini yıkarken, günün sıcaklığını ve tarlanın üzerlerinde bıraktığı yorgunluğu akıtıyorlardı. Kasım, ben ve Şaman ayakkabılarımızı çıkarıp ayaklarımızı toprağa basarak, çeşmenin taşına oturduk; yüzümüze vuran serin su yorgunluğumuzu geçirmeye yetti. Akşam olduğunda, köylüler birer birer taşlık avludan ayrıldılar. Günün yorgunluğu artık dinlenme vaktine geçiyordu, köyün sessiz sokaklarında insanların adımları duyuluyordu. Hep birlikte evin yolunu tuttuk.
Evler, günün son işlerini bitirmenin telaşıyla hafif bir canlılık taşıyordu. Kadınlar taş fırının başında ekmeklerin son sıcaklıklarını kontrol ediyor, erkekler ise ahırlardaki hayvanları son bir kez yokluyordu. Tarladan dönenler, kendirin bıraktığı hafif kokuyla evlerinin serin sofasına adım atıyordu. Artık sokaklar yavaş yavaş sessizleşti. Çocuk sesleri azaldı. Uzaktan gelen köpek havlamaları duyulur oldu. Yüksel dayının avlusu boşalmış, taşlıkta hafifçe akşamın rüzgârı dolaşıyordu. Kendir çekiminden kalan bir iki lif, köyün emek dolu bir günü kapattığını hatırlatır gibiydi. Herkes, kendi kapılarının ardında, bir günün yorgunluğunu huzura bırakıyor ve köy, akşamın sessizliğini kucaklıyordu.
O gece, Kasım ve bizler kendirlerin arasındaki yıldızlara bakarak uykuya daldık. İmece, sadece bir iş değil, aynı zamanda köyün ruhuydu. Ve Kasım, bu ruhun bir parçası olmuştu. Ertesi sabah uyandığımızda parmaklarımızın sızısı hala geçmemişti.
Tarlanın köşesinde çekilen kendirler bir hafta içinde kurur ve yeşilliğini kaybederek ve kahverengi renge dönüşürdü. İyice kuruyunca kendir çırpma işine sıra gelirdi. Kendir çırpma kendirin ucundaki yaprakların yere düşmesi için bir kucak kendirin ucunun yere vura vura düşürülmesi işi idi. Burada kadınlar devreye girerler kendir çırpma işini yaparlardı.
Her iki tarafı iyice kuruyan ve yapraklarından arındırılan kendirin artık deste zamanı gelmiş olurdu. Deste demek yaklaşık yarım kucak veya iki avucumuz ile zor tutabileceğimiz kadar kendiri bir araya getirip ortasından çok ince kendirler ile bir araya getirilip bağlanması idi. Ucu da dağılmasın diye içinden bir kaç kendirle bir araya getirilerek bağlanırdı. Deste yapmaya sabah beş civarında erkenden, çiğ zamanı gidilirdi.
Sonra bu destelerden çadır yapılırdı. Kendirin iyice kuruması, yağmurdan az etkilenip kararmaması için yüz civarı deste çadır benzeri ayağa dikilir, çadır haline getirilirdi. Bizler bu kulelerin Kızılderili çadırlarını andırdığını düşünürdük; ama Yüksel dayı, “Onlar bizim emeğimizin anıtlarıdır,” derdi.
Sonbaharın sonuna doğru pancar işi bitince kendirleri soyma zamanı gelirdi. Kendiri kecininden ayırmaya kendir soyma denirdi. Kendiri yaklaşık üç metre boyunda ve bir iki santim çapında bir ağaç fidanı gibi düşünürsek içindeki yarı odunsu kısma kecin, lif şeklindeki kabuğuna da kendir denirdi. Kendiri soyabilmek için önce gole (göl) ıslamak gerekirdi. Her ailenin en az 5×5 metre ebatlarında bir metre derinliğinde ve alt tarafında gerektiğinde suyu tahliye etme deliği olan köyün dışındaki yerlerde su arkı yakınında bir kendir gölü olurdu. Kendir gölüne dört beş bağ konur, suyun kaldırma kuvveti ile yukarı çıkmaması için kalın sırıklar/direkler ile sabitlenip, su tahliye temeği (deliği) kapatılır ve arktan göle su verilirdi. Kendir suda üç dört gün kalıp iyice yumuşayınca soyulacak hale gelirdi. Kendir soyma genellikle kadınların işiydi. Kadınlar kendiri oturduğu yerden soyardı. Bir kadın bir günde bir bağ kendiri soyar, erkekler kadınların önüne ıslak bağdan deste taşırdı. Kadınlar kendirin kök kısmını kırıp kendiri kecininden ayırmaya başlardı. Soyulup kurutulan kendirler demet haline getirilip iplik yapılmak üzere kendir fabrikasına gönderilirdi.
Yıllar sonra şehrin sesleri arasında yürürken, kendi sessizliğimi duymak için durdum. “Kendir artık yok,” diye düşündüm, “ama kökleri hâlâ bende saklı.” Çocukluğumda toprağın o özgün kokusunu içime çekerken hissettiğim aitliği arıyordum. Artık şehirde, hiçbir şeyin beni toprağa bağlamadığını fark ettim. Ancak içimde bir umut, bir direnç vardı. Belki de bir gün, insan yeniden toprağa döner, emeğini ve geçmişini hatırlar diye düşündüm. Bu duygularla adımlarımı hızlandırdım. Şehir, geçmişi susturan tüm soğukluğuyla çevremdeydi. Ama içimde, Kırha’nın sessiz anıları hâlâ yaşıyor; toprakla buluşamayan kendirin özlemi içimde büyütüyordum. “Kendir artık yok…” diye mırıldandım, düşüncelerim dağılırken. Ama yok olan sadece bir bitki değildi. Köyün o dayanışması, emeğin bir araya getirdiği bağlar, bir yaşam biçimi de sessizce kaybolmuştu. Şehirde hatta Taşköprü’ de bile kimse kendiri artık bilmiyordu. Şehirde kimse ahırın kokusunu bilmiyor, insanlar birbirine uzak, oysa Kırha’da herkes birbirine dokunuyordu, hikayelerini paylaşıyordu. Şehirde hava ağırlaştıkça, zihnim o taşlık avluya, ırmağın kenarına, taş fırından çıkan ekmeklerin kokusuna dönüyordu. Kırha’da eksilen şeyleri özlüyor, ama aynı zamanda onun ruhunu yaşatmanın bir yolunu bulmayı umut ediyordum.
Peş peşe kendir fabrikası ve sigara kâğıdı fabrikası kapanınca kendire gerek kalmadı. Günümüzden baktığımızda, kendir tarlalarının hikâyesi, yalnızca toprakla emek arasında kurulan bir bağ değil, geçmişin içinde saklı kalan bir ritüelin izlerini taşıyan bir hatıradır. Bugün, şehirlerin hızlı temposu içinde kaybolan imece ruhunu ararken, bir zaman kapısı açılıyor—bizi 1970’lerin Taşköprü’süne götüren bir yol… Geçmişten bugüne, imeceyle büyüyen bir kültür, kendir tarlalarının gölgesinde yaşamaya devam ediyor. Bugün kendir bir daha geri dönmeyecek ama o yılların sabrı, emeği ve birlik ruhu, hâlâ Taşköprü’nün rüzgârında yankılanıyor.
Köyün rüzgârı hâlâ geçmişi fısıldar gibi esiyor. Bu fısıltılarda çocukluğumu duyuyor ve kendir saplarının gölgesinde yaşanan bir hayatın, aslında hiç kaybolmadığını biliyorum. Çünkü bazı şeyler toprağa değil, hatıralara ekilir.
Son söz: Hatıralarımdaki isimler gerçektir. Abey dayım ve oğlu Yüksel dayım ışıklarda uyusunlar.
17.05.2025
Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder