Cumartesi sohbetleri Ertesine açık sayfa

Bir kitabın başlamadan bölünmüş günü”Kafanın içinde beynin var. Ayakkabılarının içinde ayakların var. İstediğin yöne gidebilirsin. Tek başınasın. Ve ne bildiğini biliyorsun. Nereye gideceğine karar verecek olan da SENSİN…”Kafandan bin bir türlü fikir dolaşırken belki de akşamın eşiğinde, kendi kendine şunları da düşündün: “Ve umutsuzluğun ötesindeki karanlığı, tıpkı yükselen zirveleri bildiğin kadar yakından bilirsin. Çünkü bu evrende ve tüm evrenlerde denge vardır. Birine sahip olmadan diğerine sahip olamazsın. Ve bazen, neşe umutsuzluğa değdiği için dayanabileceğini düşünürsün, bazen de dayanamayacağını bilirsin, ama nasıl dayanacağını da yine sen bulursun.”Bu düşünceler, dışarıdaki gri hava kadar ağırdı. Zihnin derinliklerinde dolaşırken, odanın sessizliği seni yeniden günün içine çağırdı. Dışarıda kar başladı. Taneler lapa lapa düşüyor, pencere camında iz bırakıyor. Kaloriferin yanındaki koltuk, bu havada kitap okumak için en uygun yer. Oturdun. Ayaklarını mor renkli geniş pufa uzattın. Koltuğun yan tarafındaki sehpa yamuktu; ayağınla hafifçe düzelttin. Kitap okumak için hazırlıklara başladın. Birazdan hava kararmaya başlayacak kış akşamları hava erken kararır. İnternetten aldığın kitap okuma lambasını getirip sehpanın kenarına yerleştirdin. Yan odadan, yılbaşı motifli geyik desenli battaniyeyi de almayı ihmal etmedin. “Daha da soğursa bacaklarıma örterim” diye düşündün. Katladığın battaniyeyi koltuğun bir koluna bıraktın. Camdan dışarı baktın; kar yoğunlaştı. Camın dışı bembeyaz bir manzaraya dönüştü. Gökyüzünden ince, ısrarlı taneler dökülüyor. Oda sessiz. Gürültüsüz. Sadece duvar saatinin ritmi var, o da fark edilmeyecek kadar yavaş. Ortam hazır. Kütüphaneye yöneldin, okunmamışlar arasından eski baskı bir kitap seçtin. Kenarları yıpranmış, kapağı eski birinci baskı kitabı aldın. Sayfaları açılmayı bekliyor. Kitap elinde, koltuğa döndün. Hava hâlâ aydınlık ama gün ışığı azalmaya başlıyor. Okuma lambasını yakmadın henüz. Ayaklarını tekrar pufa uzattın. Tam ilk sayfayı açacakken dışarıdaki kar daha da sertleşti. İçin ürperdi. Üşüdüğünü fark ettin. “Dur, bir sıcak çikolata yapayım,” dedin kendi kendine. Mutfakta kısa bir süre geçirdin. Elinde dumanı tüten fincanla geri döndün, sıcak içeceği sehpanın üzerine koydun. Vücudun ısındı, ama yine de battaniyeyi alıp bacaklarına örttün. Kitabı eline tekrar aldın. Albert Camus – Yabancı. Sayfayı çevirdin. Sararmış kâğıt, ilk baskı. Gözlerin ilk satırı buldu:“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”Zayıflamış gün ışığında bu cümle seni durdurdu. İçeriği doğrudan, katıksız, duygusuzdu belki ama içindeki bir şeyleri harekete geçirdi. Kafanın içinde düşünceler kıpırdamaya başladı. Bu nasıl bir başlangıçtı? Duygunun yerini belirsizlik aldı. Netliğin yerine kayıtsızlık. Sessizlik aniden bozuldu. Maç anlatıcısının sesi, tribün uğultusu ve topun vuruşlarıyla birlikte oda bir anda doldu. Yan odadan gelen sesler, Camus’un cümlesini hızla geri plana itti. Zihin bu kesintiyi anlamlandırmaya çalıştı. Kitapta kalmak istedin, ama odak yavaş yavaş dağılıyor. Işık hâlâ sayfaya düşüyor, kelimeler hâlâ orada… ama artık okunmuyor.İçeriye seslendin: “Lütfen televizyonun sesini kısar mısınız.”Ses biraz azaldı. Yetmedi.Koltuktan kalktın. Yavaş ve kısa adımlarla koridora yöneldin. Kapıya yaklaştın. Tokmağı tuttun. Kolunu çevirdin. Kapıyı kapattın. Gürültü kesildi. Oda yeniden sessizleşti. Ama bu, baştaki sessizlik değildi.Cümle yerinden oynamıştı. Etkisi kırılmıştı. Kitap hâlâ açıktı. Ama zihnin eski noktaya dönmesi zaman alacaktı.Kapı kapandı. Gürültü kesildi, odadaki ses düzeyi eski hâline döndü. Işık hâlâ sayfaya düşüyor, kitap hâlâ açık. Ama anlamı yakalamak zor; cümle içeride yankılanmıyor, sadece görünüyor.Bir süre yerinde öylece kaldın. Gözlerin kitapta, ama zihin başka yerlerdeydi. Dışarıdaki karın sessizliği camın ötesinde devam ediyor. Derin bir nefes aldın. Ardından sehpadaki sıcak çikolataya uzandın, bir yudum içtin. Sıcaklık tekrar bedenine yayıldı.Battaniyenin altındaki bacakların hareketsizdi. Koltuğun sırtlığına biraz daha yaslandın. Duvar saatinin tik takları yeniden fark edilir hâle geldi. Zaman ileriye değil, içeriye doğru akıyordu sanki.Gözlerin tekrar kitaba döndü. Başını eğmeden, sesli düşünmeden, sayfaya baktın. Cümle hâlâ oradaydı:“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”Bu kez cümleyi ikinci kez okudun. Birinci okumadan farklıydı.Yankı geri geldi. Zihnin toparlandı. Sessizlik yerini odaklanmaya bıraktı. Sayfayı çevirmedin. Ama artık okuyordun.Kapı çaldı. Ses netti, tüm odayı kesti. Zihnin aniden bölündü; kitabın içindeki sessizlik yerini dış seslere bıraktı. Sayfa açık kaldı ama anlam artık askıya alınmıştı.Ayağa kalktın. Yavaş ama kararlı adımlarla kapıya yöneldin. Zil tek sefer çaldı, ama etkisi büyük. Kurye kapının önünde. Elinde küçük bir paket tutuyor. Soğuk hava dışarıdan içeri doldu. Kısa bir diyalog geçti: imza, teslim, teşekkür. Hepsi birkaç saniyelikti. Ama içeride, kitap sessizce kaldığı yerde bekliyor.Kapıyı kapattın. Paketi getirip sehpanın bir köşesine bıraktın. Koltuğa geri döndün. Kitap hâlâ açık. Ama cümle sana dönmedi. Sessizlik artık başka bir şekle bürünmüştü. Dikkatin yeniden toparlanmalıydı.Bakışlarını kitaba çevirdin. Sayfa yerinde duruyordu.Sehpadaki paketi kenara kaydırdın. Ellerini dizlerine yerleştirdin.Derin bir nefes aldın. Gözünü kitaba dikerek orada kaldın. Düşünmeye başladın.Koltuğa yerleştiğin hâlde, bir süre hareketsiz kaldın. Paketin kenara çekilmiş olmasına, battaniyenin bacaklarını örtmesine ve sıcak çikolatanın hâlâ duman çıkarmasına rağmen odanın içindeki sessizlik yeterince toparlayıcı değil.Ama zaman ilerliyor. Gözlerin, masanın kenarındaki açık kitaba yeniden döndü. Sayfanın ortasında hâlâ aynı cümle duruyor:“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”Bu defa cümleyi ilk okuduğundan farklı bir bakışla karşıladın.Bir bağ kurma ihtimali doğdu; Meursault’ un kayıtsızlığına değil, onun bu cümleyle yaptığı başlangıca odaklandın. Belirsizlik artık bir eksiklik değil, metnin taşıyıcı kuvveti gibi görünmeye başladı. Camus sana yazının doğasını, hissizliğin arkasındaki düzeni göstermeye çalışıyor. Gözlerin kelimelere sabitlenmiş. Bir cümleden diğerine geçmedin. Sadece satırın içinde kalmayı seçtin. Bu sefer okuma başladı. Sessizlik de bu kez yerinde. Okuma derinleşerek ilerlemeye başladı. Kitabı açtıktan sonra ilk sayfalardaki cümleleri ardı ardına takip etmeye başladın. Camus’un dili sertti, sadeydi; duygudan çok duruma tutunuyordu. Meursault’nun cenazeye gitmek üzere hazırlanırken sergilediği mesafeli tavır, sende tuhaf bir dikkat uyandırdı. Bu adam gerçekten üzüntü hissetmiyor muydu? Yoksa anlatım tarzı mı seni buna inandırıyordu?Zihninin içinde cümleler kendi yankısını kurmaya başlıyor. Her kelime bir düşünceye dönüyor, her anlatım bir kavrama bağlanıyor. Okumanın bir ritmi olutu; dış dünya sessizdi, iç dünyan ise hareket hâlinde. Bu, yalnızca bir metinle kurulan bağlantı değil anlamın kendi zihninde açılması. Tam o sırada telefon çaldı.Ses tanıdıktı, ama aniden gelen bir müdahaleydi. Zihnin kitaba gömülmüşken bu dış ses seni irkiltti. Sayfayı bırakmadın, ama metnin içinden çıktın. Ekrana baktın, arayan ismi gördün. Düşüncelerin dağıldı, ama bir parçan hâlâ kitapta kaldı.Telefonu açmadın hemen.Karar vermen gerekti: devam etmek mi?, ara vermek mi?.Camus’un karakteri cenazeye hazırlanırken sen, zihinsel bir cenazeye uğruyordun dikkatinin gömüldüğü yerden bir anda çekiliyordun.Telefon hâlâ çalıyor. Kitaba dönmeye çalışan zihin, sesin ısrarıyla yerinden kımıldadı. Ekrana baktın. Arayan tanıdık biri. Dayanamayıp açtın.Ses hattın öbür ucunda canlı. “Nasılsın?” dedi. Konuşmaya başladınız. Cümleler uzadı, konu dağıldı. Gülüşler oldu. Bazı detaylar üzerine yorumlar yapıldı.Kitap, sehpanın kenarında açık duruyor. Ama bir süre sonra tamamen unuttun. Konuşma bittiğinde parmakların otomatik olarak sosyal medya uygulamasına geçti. Kaydırmaya başladın.Haberlere baktın, bazılarına takıldın. Bir video açıldı. Sonra bir başka.Saat geçti. Gün ışığı yavaşça eksildi. Ama sen fark etmedin.Bir videoda ölümle ilgili bir sahneye denk geldin. Tanıdık bir ifade.Cümle zihninin kıyısından geri geldi: “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”Bir anda ellerin durdu. Telefonu bıraktın. Sessizce başını çevirdin.Kitaba baktın. O hâlâ oradaydı. Sayfa açık. Cümle yerinde, şimdi seni yeniden çağırıyordu.Hava iyice karardı. Koltuğa dönüp okuma lambasını kitaba takıp kitabı eline aldın. Sessizlik seninle uyumlu. Bu sefer okuma başlıyor.Akşamın ilerleyen saatleri. Pencereden dışarı bakan gökyüzü koyulaştı, karın taneleri artık daha ağır düşmeye başladı. Kitap sayfalarının sararmış yüzleri okuma lambası ile aydınlandı. Camus’un cümleleri arasında bir ritim kuruldu; zaman, artık saat değil satırla ölçülüyor.Tam metne gömülmüşken, karanlık sessizliği bir beden sesi yarıp geçti. Karnın guruldadı. İlk anda fark edilmedi belki, ama ardından içeriden gelen ses her şeyi yerinden oynattı: “Acıktım!”Cümleler durdu. Kelimeler geri çekildi. Okuma lambasını kapatıp kitabı koltuğun üzerine açık bir şekilde bıraktın. Zihinsel seyahatine ara verdin. Ayağa kalktın. Battaniyeyi koltuğun kenarına koydun. Mutfak sessizdi ama adımların ile hareket kazandı. Dolap açıldı, malzemeler seçildi. Sebzeler doğrandı, bir tava ocağa yerleştirildi. Yağın sesi mutfakla birlikte evi de canlandırdı.Yemeği hazırladın. Ritmini artık kitap değil, tahta kaşığın tenceredeki devinimi belirledi. Yemek pişerken düşüncelerin tamamen susmadı.Sadece başka bir dile geçtiler.Akşam yemeği bitti. Masadaki tabaklar toplandı, mutfak sessizliğe döndü. Elinde fincan yoktu bu kez; kitabı bile unuttun. Saate baktın. Her akşam izlediğin dizinin saati yaklaştı. Gün boyunca yaşanan kopukluklar, zihinsel geçişler, aramalar, guruldamalar… hepsi artık geri planda. Kitap, oturma odasındaki koltuğun üzerinde açık ama sessiz; başlanan cümle, durdurulan ritim hâlâ o sayfada.Salondaki televizyonu açtın. Üçlü kanepeye yerleştin. Dizinin ilk sahnesiyle birlikte oda yeniden dolmaya başladı. Diyaloglar tanıdık, akış alışıldık, olaylar tahmin edilebilir. Ama tüm bunlar uykuyu hazırlıyor. Kitap tamamen gündemden çıktı. Camus’un cümlesi, artık sadece bir önceki saatlerin hatırasına dönüştü.Dizi bittiğinde gözlerin kapanmaya başladı. Ayaklarını yavaşça kanepenin üzerinden çektin. Yerinden kalktın, televizyonu kapattın. Loş ışık hâlâ yanıyor. Sessizce yatak odasına geçtin. Kapıyı kapattın, ışığı söndürdün, yatağa uzandın.O sırada, kitap hâlâ koltuğun üzerinde duruyor.Açık. Sessiz. Kapatılmadan.Sabah perdeden içeri sızan ışıkla geldi. Oda hâlâ sessiz. Duvar saatinin tik takları gece boyunca saymış zamanı; şimdi sabahı duyurdu. Gözlerin yavaşça açılıyor, başını yastıktan kaldırıyorsun. Henüz tam uyanmamışsın, ama odanın içindeki düzeni yavaşça hatırladın. Yatakta birkaç dakika daha kaldın. Dünü düşündün. Camus’un kitabı… Meursault’nun kayıtsızlığı…Cümle…Koltuğun üzerinde, açık hâlde bırakılmış sayfa gözünün önüne geldi. Bir parça pişmanlık. Bir parça geç kalmışlık.Kitabın kapağını kapatmadan uyumak, zihnini tam orada bırakmak: bir eksiklik hissi.Yatak odasından çıktın. Hole geçerken gözlerin ilk olarak koltuğa takıldı. Kitap hâlâ orada. Battaniye kaymış, sehpadaki paket yerinden oynamamış. Ama kitap, tüm sessizliğiyle seni bekliyor gibi. Yaklaşmıyorsun hemen. Sadece bakıyorsun. İçinden “Keşke devam etseydim” geçer. Ve hemen ardından saat konuşur: mesai başlamak üzere. Zaman seni başka bir düzene çağırır. Elini kitaba götüremezsin.Kitap, yeniden ertelenir.Bilgisayar ekranının ışığı dışarıdaki karlı havadan daha keskin. Pencere camına düşen taneler sessizce eriyor; işyerinde öğle saati ama zaman sana ait değil. Öğle arası kısa. Yan masadaki arkadaşına dönüyorsun.“Kitabı okuyamadım,” diyorsun.Sesin yumuşak ama içinde bir şeyin eksik kaldığı belli.“Zamanım olsaydı okurdum,” diye ekliyorsun.Gerçekten okumak istemiştin. Başlamıştın. Hatta bir cümle seni durdurmuştu. Ama sonra hayat girdi araya: kargo, yemek, dizi, telefon, gündelik sesler…Ve bu sabah, yalnızca bakmakla yetindin.Kitap hâlâ koltuğun üzerinde seni bekliyor.Kapalı değil, unutulmuş değil. Sadece ötelenmiş.Belki bu akşam, belki başka bir gün…Cümle yeniden seni durdurur.Okumak bazen vakit bulmak değil, vakti beklemektir.19.07.2025Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder