Cumartesi Sohbetleri Çamaşırhane (2)
Cumartesi Sohbetleri – Çamaşırhane (2)
Aniden istemsizce geri adım attı, içeri girdiği yere dışarıdan bir daha bakmak istedi. Çamaşırhaneye bir taş kemerle giriliyordu. Taş kemerin üzerinde kilit taşının altında Fullonica yazıyordu. İçindeki korkuyu bastırdı ve eşiği geçti. Tavandaki üç yuvarlak delikten süzülen ışık, taş zemine üç ayrı renk bıraktı. Sarı bir anlığına maviye döndü, sonra sanki nefes alır gibi kızıla kaydı. Teknelerin yüzeyinde birleşip sanki taşın hafızasını yokluyordu. İçinde bir kıpırtı oldu. Kıpırtı, anlam veremediği bir yerden yükseliyordu, bildiği hiçbir şeye benzemiyordu. “Bir şey başlıyordu,” ama ne olduğunu bilememişti.
Işık çizgisi görüntüsü bir duvarı yalayıp geçti. Duvarın üzerinde bir yazı belirdi: namque delecti ex omni exercitu iuvenes, pure lautis corporibus, candida veste, quibus deportanda Romam regina Iuno adsignata erat, venerabundi templum iniere, Çünkü kraliçe Iuno heykelinin Roma’ya taşınması için tüm ordu içinden gençler seçildi. Bunlar bedenlerini saf suyla yıkadıktan ve kar beyazı giysilere büründükten sonra, çok saygılı bir şekilde tapınağa girdiler.
Yazıyı okudu elini kabartmanın üzerinde gezdirdi. Zamanın tükendiği o antik kabartmadaki yazı gibi gönlü de kabardı. Taşın soğuğu eline işledi; teninde ince bir ürperti dolaştı.
Teknelerin arkasındaki duvardan kurşun borularla her tekneye su akıyordu. İçeri ilk girdiğinde mekânın kadim ağırlığı akan suyun sesi içinde kayboluyordu ama şimdi baştaki o ahengi bozmuş, sanki derinden gelen bir uğultuya dönüşmüştü.
İşte o anda ışığı hissetti; ada ışığının o dürüst çizgisi burada bir anlığına kırılganlaşmıştı. Üzerindeki giysilerde bile renkler farklı görünmeye başladı. Her geçen dakika bir şeylerin değişmeye başladığını anladı. Üzerindeki giysiler ona sahte görünmeye başladı. Onlardan bir an önce kurtulması gerektiği hissine kapıldı.
Üzerindeki giysilere baktı. Soyundu. Giysileri yıkaması gerekiyordu.
Giysilerini bu devamlı akan suyun doldurduğu tekneye bıraktı. Giysiler ıslandıkça mekânın kadim ağırlığı yavaş yavaş gevşemiş giysilerin içine sızdı. Suyun akışı değişti. Uğultu yavaş yavaş kaybolmaya başladı.
Zeynep nefesini tuttu.
Kumaşın rengi suyun içinde çözülür gibi oldu; renk değil, zaman akıyordu sanki.
Işık teknelerin üzerinde yeniden kırıldı. Bu kez üç renk yoktu.
Zeynep ışığın rengini seçemedi; kırmızı değildi, sarı değildi, mavi değildi. Sanki renklerin hepsi bir anlığına birbirine karışmış, sonra kendi adlarını unutmuştu.
Zeynep’in teninde bir ürperti daha dolaştı. Bu kez soğuktan değildi. Sanki suyun içinden yükselen bir nefes, çıplak omuzlarına dokunmuştu. Bir anlığına, giysilerinin suyun içinde hafifçe kıpırdadığını sandı. Kumaşın hareketi değil, içindeki boşluğun hareketiydi bu.
Zeynep durdu.
Suyun, taşın ve ışığın arasında, kendi bedeninin ağırlığını ilk kez bu kadar net hissetti. İçindeki kıpırtı büyüdü. Ama bu bir coşku değildi. Bir açıklık değildi. Bir anlam değildi. Sadece… başlayan bir şeyin ağırlığı.
Elbisesini yıkamaya devam etti. Giysilerin rengi de değişmeye başladı. Üzerlerindeki renkler kayboldu. Renksizleştiler.
Zeynep teknenin içindeki suya baktı. Suyun yüzeyi ışığı geri yansıtmıyordu; kendi silüetini bile seçemedi. Sanki su, görünen her şeyi içine çekip saklıyordu.
Bir an sonra kumaş da suyun içinde silikleşti. Renkler, çizgiler, dokular… hepsi suyun derinliğine doğru çekildi. Kumaş, renkler ve zaman. Her şey görünmezliğe doğru kaydı.
Zeynep o akşam pansiyona döndüğünde hiçbir şey düşünemedi. Ne suyu, ne ışığı, ne de görünmezliğe çekilen giysileri. Sanki çamaşırhanenin ağırlığı hâlâ omuzlarında duruyordu. Yatağa uzandı ve düşünmeden uykuya daldı.
Gece boyunca rüzgâr pencereyi hafifçe araladı. Perde bir anlığına kabardı, sonra sanki biri içeriden nefes vermiş gibi yavaşça indi.
Zeynep bunu duymadı. Ama içindeki bir şey duydu.
Sabah ışığı odaya dolduğunda, Zeynep gözlerini açar açmaz bir tuhaflık hissetti. Bedeninde hafif bir kıpırtı vardı. Sanki içinden biri kolunu kaldırmak istiyor, bir adım atmak istiyor, bir şey söylemek istiyordu.
Zeynep doğruldu. Ayağını yere bastı.
Ve o anda, hiç düşünmeden, hiç istemeden, hiç planlamadan— tek ayağının üzerinde döndü.
Tıpkı yıllar önce yaptığı gibi. Tıpkı on yaşındayken yaptığı gibi. Tıpkı içindeki o çocuğun hep yapmak istediği gibi.
Bir anlığına odanın ışığı değişti. Rüzgâr perdeyi yeniden kabarttı. Zeynep döndü, döndü, döndü.
Durduğunda nefes nefeseydi. Ama yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
İçindeki çocuk geri dönmüştü. Hem de eskisinden daha güçlü.
Zeynep döndüğünde odanın havası bir anlığına değişti; sanki ada, içindeki çocuğu tanımıştı.
27.06.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:




Yorum gönder