Cumartesi Sohbetleri Çamaşırhane (1)

Cumartesi Sohbetleri
Çamaşırhane (1)

Aylardan ekim; zamanın hangi yıl olduğu önemli değildi, aslında ekim ayı da önemli değil, sonbahar, hani yaprakların sararıp döküldüğü zamanlar. Zeynep sabah erken saatte bindiği feribottan Kuzu Limanı İskelesi’nde indi. Hava yavaş yavaş serinlemeye başlamıştı. Sırtındaki çantasının üzerinde montu vardı; hava serin olsa da giymesi gerekmiyordu. Feribottan inerken montu koluna attı. Rüzgâr yüzüne çarptı; İstanbul’un ağır, yapışkan havasından sonra bu rüzgâr fazla berraktı. Sanki ada nefesini tutmuş onu bekliyordu.
Sonbahar fotoğrafçılar için bulunmaz bir fırsattı. Hele okullar açıldıktan sonraki dönemde etraf iyice ıssızlaşınca, tatilciler ortadan kaybolunca, doğa ona kalıyordu. O da bunun tadını çıkarıyor mesleğinin en güzel ürünlerini bu mevsimde topluyordu. Geçen sene bu zamanlar Kastamonu’da mükemmel fotoğraflar çekmişti.
Zeynep kırklarına yaklaşmış bir fotoğrafçıydı; sergileri vardı, işleri dergilere giriyordu, toplantılara katılıyor sunumlar yapıyordu. Dışarıdan bakınca “başarılı, sakin, ölçülü bir kadın” görünümündeydi. Ama içi… içi hâlâ on yaşındaydı.
Evinin bulunduğu Cihangir sokaklarında yürürken, yetişkinlerin yanından geçip gittiği küçük detaylar hâlâ onu çağırıyordu: kaldırımdaki ezilmiş bir gazoz kapağı, duvara yaslanmış unutulmuş bir süpürge, yağmurdan sonra asfalta yapışmış bir yaprak, bir kedinin gölgesinin uzarken aldığı tuhaf şekil. Fotoğraf makinesini kaldırdığında, aslında hep on yaşındaki merakının deklanşöre bastığını hissediyordu.
Çantasından ya da montunun cebinden hâlâ umulmadık nesneler çıkıyordu: parlak bir ametist, anı defterinin sayfaları arasında kurumuş bir papatya, eski bir düğme… Bunlar artık “çocukluk kalıntısı” değildi; Zeynep’in yetişkin hayatının ortasında taşıdığı gizli iç ritüelleriydi.
Toplantılarda herkes kibarca susarken, o bazen on yaşındaki bir çocuğun o sarsıcı netliğiyle, herkesin düşündüğü ama söyleyemediği şeyi pat diye söyleyiveriyordu. Bu yüzden insanlar onu hem “dürüst ve cesur” buluyor, hem de biraz tedirgin oluyordu. Zeynep ise bunun bir “tarz” değil, içindeki çocuğun hâlâ ölmemiş olmasının bir sonucu olduğunu biliyordu.
İşte tam bu eşikteydi Zeynep: Bir yandan içindeki o fazla şirin, fazla uyumlu, fazla masum çocuğun biraz daha ölmesi gerektiğini seziyordu. Öte yandan, o çocuğun vahşi merakını, neşesini ve keskin bakışını kaybetmekten korkuyordu.
Fotoğraf çantasını omzuna attı. Bienal için çekmesi gereken kareler aklında dönüyordu ama içindeki on yaşındaki ruh başka bir şeyle meşguldü: ışık.
Ada ışığı İstanbul ışığına benzemiyordu. Burada ışık daha çıplaktı, daha dürüst. Her şeyi olduğu gibi gösteren bir ışık. Zeynep bunu ilk dakikada hissetti.
Feribottan inince duraktan minibüse bindi. Minibüs onu Zeytinliköy’e doğru tırmandırırken, pencereden dışarı baktı: taş evler, gölgeli avlular, keçilerin ağır ağır yürüyüşü, rüzgârın bir anda yön değiştirip sokakları süpürmesi… Her şey biraz fazla yavaş, biraz fazla eski, biraz fazla “gerçek” ti.
Köye vardığında ilk fark ettiği şey sessizlik oldu. Bu sessizlik bir boşluk değil, bir tür bekleyişti.
Zeynep daha önceden yer ayırttığı pansiyonuna yerleşti. Oda küçüktü beyaz badanalı, penceresi çınar ağacına bakıyordu. Pencereyi açınca rüzgâr içeri doldu; perde hafifçe kabardı, sanki biri içeri girmek istiyormuş gibi.
Zeynep çantasını yatağa bıraktı. Montunun cebinden bir şey düştü: küçük bir yıldız tornavida. Onu İstanbul’da cebine koyduğunu hatırlamıyordu. Ama şaşırmadı. On yaşındaki ruhu böyle şeyler yapardı.
İlk gününü köyde dolaşarak geçirdi. Dar sokaklar, taş merdivenler, duvarlara asılmış eski fotoğraflar, bir evin önünde unutulmuş paslı bir süpürge, bir kapının eşiğinde oturan yaşlı bir kadın… Zeynep her şeyi fotoğraflamadı. Bazı şeyler sadece bakılmak içindi.
Avluya geri döndüğünde, pansiyonun girişindeki gölgeli taş bankta yaşlı bir Rum kadın oturuyordu. Kadın, Zeynep’in elindeki fotoğraf makinesine uzun uzun baktı; bakışı yargılayan değil, sanki bir şeyi tartan bir bakıştı. Sonra hiçbir şey söylemeden yanındaki küçük tepsiyi işaret etti. Tepside, üzeri incecik tarçın serpilmiş bir kâse sakızlı muhallebi duruyordu.
Zeynep önce tereddüt etti. Kadın hafifçe gülümsedi, başını çok küçük bir hareketle eğdi. “Ye,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Güç verir.”
Zeynep kaşığı aldı. Muhallebi ağzına değdiği anda sakız kokusu bir anlığına çocukluğundan bir sahneyi yokladı—ama sahne tam belirginleşmeden dağıldı. O sırada rüzgâr bir anda yön değiştirdi; avlunun köşesindeki kapı hafifçe gıcırdadı. Pansiyonun perdesi, içeride kimse yokken bir an kabardı. Zeynep başını kaldırdı ama hiçbir şey görmedi.
Kadın ise çoktan başka tarafa bakıyordu; sanki az önceki gülümseme hiç olmamıştı.
Zeynep muhallebiyi bitirdi, teşekkür etmek için başını kaldırdığında kadın yerinde yoktu.
Rüzgâr yine yön değiştirdi. Bir keçi meledi. Bir kapı gıcırdadı. Zeynep’in içindeki on yaşındaki ruh bir anlığına durdu, başını kaldırdı, bir şey duydu.
Ama Zeynep bunu bastırdı.
Yorgunluk,” dedi. “Yol yorgunluğu.”
Akşamüstü ışığı köyün taşlarını altın rengine boyarken, Zeynep bir sokak köşesinde durdu. Bir anlığına, sanki sokak kendi kendine nefes alıyormuş gibi geldi. Bir şey onu çağırmadı— ama bir şey onu ittirdi.
Zeynep bunu da bastırdı. “Rüzgâr,” dedi.
O gece pansiyonun odasında uyumadan önce, defterine tek bir cümle yazdı:
“Ada ışığı fazla dürüst.”
Sonra defteri kapattı. Rüzgâr pencereyi hafifçe araladı. Perde bir anlığına tavuk tüyü gibi kabardı.
Ertesi sabah ada ışığı yine fazla dürüsttü. Zeynep kahvesini içmek için pansiyonun avlusuna indiğinde, rüzgâr masadaki peçeteyi kaldırdı. Peçete havada bir an döndü, sonra yere değil— sokağın aşağısına doğru süzüldü.
Zeynep istemeden peşinden yürüdü. “Rüzgâr işte,” dedi. Ama rüzgâr, peçeteyi köyün içinden geçirip dar bir sokağın ucuna bıraktı. Sokağın ucunda bir şey yoktu. Sadece taş duvar, gölge ve sessizlik.
Zeynep geri döndü.
Ama o sokak zihninin bir köşesine takıldı.
Öğleye doğru fotoğraf çekmek için dışarı çıktı. Bir keçi yolun ortasında durmuş, ona bakıyordu. Keçi bakışını hiç kaçırmadan, yavaşça geri geri yürüdü. Zeynep istemeden onu takip etti. Keçi bir köşeyi döndü, sonra bir anda kayboldu.
Zeynep kendini yine aynı dar sokakta buldu. Sabah peçetenin sürüklendiği sokakta.
Bu kez sokak daha karanlıktı. Güneş tepede olmasına rağmen gölge ağırdı. Zeynep fotoğraf makinesini kaldırdı ama deklanşöre basmadı. Bir şey “çekme” dedi içinden. On yaşındaki ruhu bile ürperdi.
Öğleden sonra köy meydanında, sabah avluda muhallebi veren yaşlı Rum kadınla göz göze geldi. Kadın hiçbir şey söylemedi. Sadece Zeynep’in elindeki fotoğraf makinesine baktı, sonra başıyla çok hafif bir hareket yaptı— o dar sokağın yönüne doğru.
Zeynep irkildi. Kadının bunu bilmesi mümkün değildi. Ama kadın bilmişti.
Zeynep yine bastırdı: “Tesadüf.”
Gece pansiyona döndü, erken yattı. Ertesi sabah, ada ışığı yine fazla dürüsttü. Kahvesini içmek için pansiyonun avlusuna indi. Rüzgâr bu kez masadaki peçeteyi değil, yerdeki kuru yaprakları sürükledi. Zeynep kahvesini bitirip dışarı çıkmak üzere ayağa kalktığında, bir anda ayağı bir şeye takıldı. Eğildi.
Yerde küçük bir nesne vardı:
Bir çamaşır mandalı.
Ada rüzgârı mandalı yuvarladı. Mandal taşların üzerinde sekerek ilerledi. Zeynep istemeden peşinden yürüdü. Mandal bir köşeyi döndü, sonra bir taş basamağın kenarında durdu.
Zeynep başını kaldırdı.
Karşısında, zamanın dışına düşmüş gibi duran eski taş çamaşırhane vardı.
Zeynep geri adım attı. Kalbi hızlandı.
İçindeki on yaşındaki ruh bir anlığına nefesini tuttu.
Zeynep geri dönmek istedi. Ayağı geri gitmedi. Sanki taş zemin onu hafifçe itiyordu. Rüzgâr arkasından üfledi.
İstemeden bir adım attı. Sonra bir adım daha. Taş eşikten içeriye girdi. İçeride taş tekneler vardı. Yuvarlak ve taşa oyulmuş olan bu tekneler, sadece bir kişinin ayakta durabileceği büyüklükteydi.
Devamı haftaya
20.06.2026
Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder