Cumartesi Sohbetleri
Alice Beton TopraklarındaTavşanı kaybettikten sonra İdeallerin pazarlandığı, fantezilerin meta haline getirildiği bir çağda,Alice artık hayallerin peşinden koşmuyor. Tavşan da yok ya da var, ama şimdi zamana karşı yarışan bir ofis işçisi.Beton, ilerleme adına çocukluğun her manzarasını gömmüş.Harikalar Diyarı mı?Artık büyük sermaye devrelerinde çözülmüş bir hikâyeye dönüştü.Ve hâlâ şu soru çatlamadan duruyor:Bu dünya; gerçekten gerçeğe mi düştü, yoksa sadece daha sofistike bir uydurma mı?Alice artık gerçeği aramıyor.Çünkü bu dünyada ‘gerçeklik’ yok. Orijinaller değiştiriliyor.Kendini tırmanan işaretler çoğaltılıyor. Bir kelime, önce tanımını kaybediyor. Sonra bir ürüne dönüşüyor.Ve biz artık hiper gerçeklik çağında yaşıyoruz. Sabah, alarm çalmadan uyandım. Sanki bir sinyal vardı içimde, bir bildirim değil de daha organik bir hatırlatıcı. Gözümü tavana diktiğimde, hafif çatlamış boyaya takıldı bakışım. Bir harita gibiydi. Belki de bir çıkış. Belki de sadece zamana karşı kaybedilmiş bir detay.Mutfakta, kahve kaynarken gözüm dışarıya kaydı. Camın ardından bakınca fark ediyorsun: şehir hâlâ burada ama içimden bir şey eksik. Eskiden sabahlar kuş sesiydi, şimdi kettle’ın vızıltısı. Beton, ilerleme adına çocukluğumu ambalajlamış sanki. Yaşadığım yapı, gökyüzüyle konuşan bir beton kütlesi. Otuz katlı. Her kat başka bir versiyon gibi. Ben on yedinci kattayım. Tam ortasında. Ne aşağıya aitim ne yukarıya. Camdan baktığımda karşı binanın pencereleri aynı sırada; hepsi birbirine benzeyen hayatlar gibi, düzenli ama tanımsız.Komşularımı tanımıyorum, ama seslerini ezberledim. Biri sabahları koridordaki çöp boşluğuna çöpünü atarken Arapça şarkı mırıldanıyor. Bir diğeri akşam saatlerinde hep aynı saatte gürültülü kahkahalar atıyor neye güldüğünü hiç bilmiyorum ama tonundan onun kahkahalarını yakalıyorum.Bina modern sayılır. Dijital panelle açılıyor kapılar, güvenlik kamerası seni her yerde takip ediyor. Girişte büyük bir yapay bitki var, canlı gibi duruyor ama yaprakları plastiğin parlaklığını gizleyemiyor. O bile bana ait değil artık; o bile kopyalanmış.Burada yaşam, rüzgârı filtreleyen camlardan dışarıyı izlemek. Betonun yüksekliği kadar yalnızlık da yükseliyor. Ama yine de burası benim alanım. Seslerin olmadığı, ama kendi iç sesimin hâlâ yankılanabildiği bir yer. İç sesim bana “işe gitme zamanı” diyor.Ayakkabılarımın altı zemine vurdukça çıkan ses, betonun içinde eriyor. Titreşim var ama yankı yok. Sanki şehir beni yutuyor, ama aynı zamanda beni unutuyor. Sokaklar düzenli, taşlar pürüzsüz hiçbir şey tökezlememe bile izin vermiyor artık. Metronun girişine geldiğimde gözüm, sıra sıra dizilmiş billboardlara takılıyor. Hepsi renkli birbirinin aynısı. Parlayan harfler, bir zamanlar umut taşıyan kelimeleri yeniden paketlemiş:“Hayalini gerçekleştir. Yeni versiyon sen.”Duruyorum. O kadar parlak ki, bir süre neye baktığımı bile unutuyorum. Sonra soruyorum kendime: Hayal neydi?Gerçekle bir kez temas etmiş bir şey mi? Yoksa sadece simülasyonda test edilen, onaylanmış bir heves mi?Turnikeden geçerken içimde bir ağırlık hissediyorum. Kalabalık akıyor ama boşluk da artıyor. İnsanlar hareket ediyor ama ilerlemiyor. Herkes bir yerlere varmak istiyor ama kimse orada ne yapacağını bilmiyor gibi. Oturacakları sandalyeleri, açacakları ekranları, söyleyecekleri cümleleri önceden ezberlemişler. Ritmi ezber, ama amaç belirsiz.Gözüm bir adama takılıyor. Elinde telefon, kulaklıklı, adımları telaşlı. Tavşan gibi. Ama şapkasız, saat yerine telefonunun ekranına bakıyor. Geç kalmaktan korkuyor belki. Ama neye? Kimse onu beklemiyor olabilir.İçimden “Tavşan” diyorum.Zamandan kaçan değil artık. Zamanla bütünleşmiş. Yanıt veren bir birim. Varış noktası olmayan bir döngüde, sadece hızla ilerleyen.Ve ben, Elif, tüm bunları izlerken yalnız hissediyorum ama gözlemleyebildiğim için hâlâ yaşayan bir yanım var. Belki düşmüyorum bir tavşan deliğine, ama bu şehrin alt katlarında, sürgün edilmiş bir düşü arıyorum. Gerçeklik, belki tam da kaybolduğu yerde fark edilerek ortaya çıkabilir.İşe vardığımda ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oluyor, ama türü değişmiş bir sessizlik bu insan seslerinin algoritmaya karıştığı, anlık veri akışıyla örtülmüş bir sessizlik. Rafet koridordan geçiyor, omuzları düşük ama adımları hızlı. Cihazından gelen uyarılarla senkronize gibi… Bir sinyal gelse harekete geçecek. Gelmese bile yine hareket ediyor zaten. Telaşı bir refleks, bir görev değil artık.Onun bu halini izlerken zihnim geri çağırıyor o eski hikâyeyi: bir kız vardı, bir tavşanın peşinden gidiyordu. Tavşanın cebinde saat vardı; düşüyordu, zamanın peşindeydi. Şimdi tavşan koşmuyor. Zamanın içine gömülmüş. Saat artık yok, çünkü herkesin takvimi var. Her şey planlı. Her şey kendi versiyonunda.Masama oturuyorum. Ekran hemen uyanıyor; benden doğrulama istiyor ama kendi bana hiçbir şey sormuyor. Şifreyi giriyorum, onaylıyorum, açılıyor. Ama içimde hâlâ açılmayan bir parça var. Dosyalar arasında gezinirken, hiçbir kelime beni çağırmıyor. Hepsi görevle dolu, ama hepsi boş gibi.Koridordan Yasemin’in sesi geliyor, kısa ama keskin:“Sunum çok steril kaldı. Daha çok ilgi çekmeli.”Bir an için duruyorum. “İlgi mi?” diyorum içimden. Ne tür bir ilgi? Gözle görülen mi, algoritma raporlarında ölçülen mi? Renklerin peşinden koştuğu hâlini biliyorum Yasemin’in ama fırçası yok artık. Onun yerini bütçe almış. Dosya ekiyle gönderilen ilhamlar, onay bekleyen fikirler… Yaratıcılık bir süreç değil, bir prosedür. O an anlıyorum: bu bina, bu sistem, bu iş, hepsi bir hikâye olabilir belki. Ama artık bir masal değil. Betonun içinde geçiyor. Karakterler ekranda seçilmiyor, sessizlikte beliriyor. Ve ben, Elif… anlatıcısı değilsem, en azından tanığıyım.Öğlen tatilinde içimdeki ses dışarı çıkmamı söyledi. Veri sesleriyle dolu ofisten çıkarken, adımlarım başta amaçsızdı ama içimdeki ses beni bir yere yöneltmek istiyordu. Sokağın kalabalığında adımlarımı kaybetmedim. Tam tersine, sistemin ezberlettiği ritmi bozdum. Cadde, ezberlenmiş bir sahne gibiydi; insanlar rollerini ezbere oynuyor, ama kimse rolüne inanmıyor gibiydi.Bir viraja dönüp ara bir sokağa girdim. Işık azaldı, sesler sustu, vitrinler kısılıp kenara çekildi. Binalar alçaldıkça şehir de kendini daha az göstermeye başlamıştı. Duvarlar yaklaştı, gökyüzü daraldı. Sanki dış dünyadan kesilmiş, iç dünyama yaklaşmıştım.Yürürken karşıma çıkan yıpranmış bir duvar beni durdurdu. Rüzgâr, kenarından kabaran eski bir afişi usulca havalandırıyordu. Renkleri solmuştu, belki bir zamanlar parlıyordu. Şimdi solgun mürekkep, hâlâ direniyordu:”Mutluluk Şehri.”O an içimden geçti: Harikalar Diyarı artık sahnelenmiyor. O bir reklam kampanyasına dönüşmüş olabilir. Şapkacı bir marka danışmanı, Kraliçe bir yatırımcı temsilcisi, tavşan ise zamana karşı değil, istatistik raporlarına yetişiyor. Her sahne bir lansman, her replik bir içerik planı.İşe döndüğümde Serkan’ı gördüm bilgisayarına eğilmiş.“Sistem uyarısı verdi,” dedi. “Veri çakışıyor.”Ama onun ses tonunda bir çökme vardı dijital değil, insani.Ben sustum, ama içimde bir cevap belirdi: Belki çakışan veri değil; kelimeler, anlamlar, duygular.Sistem dolmuştu, ama boş hissediyordu.Gün yavaşça son bulurken insanlar ofisten çıkıyor gibi göründü. Aslında kimse tam çıkmıyor.Bir kopya hâlâ içeride kalıyor, sanki.Bir cümle, bir ekran, bir sinyal…Binanın içinden yürüyerek çıktım, gökyüzüne baktım.Griydi.Eskiden maviydi belki.Beton artık sadece madde değil; renkleri tanımayan bir dile dönüşmüş gibi.Yine de içimde bir renk var.İsmini bilmiyorum.Belki soluk bir mavi.Belki çocukken gördüğüm bir turuncu.Unutulmuş değil sadece tanınmıyor.O anda Alice’i hatırladım.Tavşanı, saatini, deliği…Ve o düşüşü.Ben düşmedim belki,Ama yürürken fark ediyorum:Bu dünya gerçek olabilir.Ama gerçek dediğimiz şey, belki artık sadece daha sofistike bir kurgudan ibaret.Yürümeye devam ederken, içimdeki ses bana şunu söylüyor:”Hikâye bitmedi. Sadece dili değişti.
“26.07.2025Şevket M. Oğuz
Share this content:





Yorum gönder