Son Yazılar

ÖzkanDiyeBirisi

Bir Delinin 5 Ortalı Kareli Harita Metod Defteri – Bölüm IX

Bir Delinin 5 Ortalı Kareli Harita Metod Defteri – Bölüm IX

Tımarhanenin sabahları birbirine benziyor.

Ama nedense hiçbir sabah aynı değil.

Duvarlar hâlâ sarı.
O hasta sarı.

Sabah güneşi vurunca biraz daha masum görünüyorlar. İnsan bazı şeylerin rengini ışığa göre değiştiriyor. Duvarlar da insanlara bakıp öğrenmiş olabilir.

Koridorlarda gece boyunca birikmiş ayak sesleri var.
Hemşireler onları sabah süpürüyor.

Süpürürken bazılarını geri getiriyorlar.

“Bunlar kimin?” diye sordum geçen gün.

“Senin,” dediler.

İtiraz etmedim.

Burada insan kendi ayak sesine bile sahip çıkamıyor.

Bahçedeki kurumuş havuz yine kuru.

İçinde üç yaprak, bir plastik terlik ve neden orada olduğunu kimsenin bilmediği küçük bir sandalye var.

Sandalye suya bakıyor.

Belki bekliyor.

Belki hepimiz gibi.

Pencerelerdeki demirlerin arasından çiçekler açmaya devam ediyor.

Çiçekler demirleri umursamıyor.

Demirler de çiçekleri.

Aralarında sessiz bir anlaşma var.

Ben hâlâ hangisinin kazandığını bilmiyorum.


Yemekhane

Yemekhanenin kapısı dokuzda açılıyor.

Ama insanlar sekiz buçukta sıraya giriyor.

Burada beklemek de bir tedavi yöntemi olabilir.

Kimse söylemedi.

Belki doktorlar da bilmiyor.

Sırada herkes var.

Dostoyevski elinde boş bir tabakla bekliyor.
Boş tabağa bakıp suçluluk duyuyor.

Shakespeare iki kişi önünde olmasına rağmen sürekli sıranın başındaymış gibi davranıyor.

Kafka sıranın gerçekten var olup olmadığını araştırıyor.

Poe, duvardaki floresan lambanın altında oluşan gölgeleri sayıyor.

Oscar Wilde kravatını düzeltiyor.

Vincent van Gogh pencerenin önünde durmuş, yere düşen güneş ışığına bakıyor.

Frida Kahlo sessizce ellerine bakıyor.

Marilyn Monroe camdaki yansımasına bakıp saçını düzeltiyor.

Salvador Dalí ise sıraya girmiş ama gölgesi sıraya girmemiş.

Bunu ilk fark eden ben değilim.

Dalí fark etmiş.

Gölgesine bakıp:

“Yine geç kaldın,” diyor.

Gölge cevap vermiyor.

Dalí omuz silkiyor.

“Her zamanki gibi.”

Charlie Chaplin en arkada.

Elinde tabak yok.

Nedenini soran olmadı.

Belki birazdan bulur.

Burada herkes bir şeyleri sonradan buluyor.


Sıra yavaş ilerliyor.

Çorbanın kokusu koridora kadar çıkmış.

Bugün çorbanın içinde ne olduğu belli değil.

Geçen hafta “mercimek” dediler.

İçinden makarna çıktı.

Kimse itiraz etmedi.

Ben sıraya girdim.

Önümde Kafka vardı.

Arkamda Dostoyevski.

Bir adım attım.

Gölge de attı.

Bir adım daha.

O da geldi.

Sonra sıra biraz sıkıştı.

Ben durdum.

Gölge durmadı.

Öne geçti.

Bir an ne olduğunu anlamadım.

Gölge benden yaklaşık yarım metre ilerideydi.

Sıranın içinde.

Hem de önümde.

Kafka dönüp gölgeye baktı.

Sonra bana.

Sonra tekrar gölgeye.

“Kaynak yaptı,” dedi.

“Ben yapmadım,” dedim.

“Gölgen yaptı.”

“Gölge benim.”

Kafka başını salladı.

“İşte bu daha kötü.”

Dostoyevski arkamızdan öne doğru eğildi.

Gölgeye baktı.

Sonra bana.

“İnsan kendi gölgesine bile güvenemeyecek mi?”

dedi.

Ben de gölgeme baktım.

“İnsan gölgesine bile güvenemeyecek mi?”

Kimse cevap vermedi.

Shakespeare döndü.

“Gölge yalnızca oynadığımız rolün arkasındaki perdedir,” dedi. “Oyuncuya değil, role güveniyorsanız zaten kaybetmişsinizdir.”

Kafka hemen itiraz etti:

“Hayır. Asıl sorun gölgenin seni takip etmesi değil. Senden izin almadan bunu yapması.”

Wilde araya girdi:

“Gölge senden izin almaz. Çünkü gölgenin görgü kuralları yok.”

Frida gülümsedi.

“Belki de gölge, kendimizde görmek istemediğimiz şeydir.”

Dostoyevski başını eğdi.

“Hayır,” dedi. “Gölge suç işlemez. İnsan işler. Bu yüzden gölgeden korkmak kolaydır. Asıl mesele insanın kendisinden korkmasıdır.”

Poe tavandaki lambaya baktı.

“Ya gölge seni takip etmiyorsa?”

Herkes ona döndü.

Poe devam etti:

“Ya seni yalnızca gözlüyorsa?”

Kimse bir şey söylemedi.

Bir süre yalnızca kaşık sesleri duyuldu.

Van Gogh yere baktı.

“Gölge kötü değildir,” dedi.

“Gölge, ışığın ulaşamadığı yerde durur.”

Marilyn camdaki yansımasına baktı.

“İnsanlar benim gölgeme değil, üzerimdeki ışığa güvendiler.”

Sonra biraz düşündü.

“Belki gölge daha dürüsttür.”

Oscar Wilde gülümsedi.

“Kesinlikle.”

“Gölge, insanların aksine seni olduğundan daha iyi göstermeye çalışmaz.”

Frida ona baktı.

“Bazen insanın kendisine bakması bile yeterince zordur.”

Dalí araya girdi.

“Ben gölgeme güvenmem.”

“Neden?” diye sordum.

“Çünkü dün benim gölgem duvardaydı.”

Bir an durdu.

“Ben ise bahçedeydim.”

Kimse konuşmadı.

Dalí devam etti:

“Hangimiz bendik, hâlâ bilmiyorum.”

Chaplin güldü.

Sonra o da sustu.

Bir adım attı.

Gölgesi de attı.

Bir adım daha attı.

Gölgesi yine onunla geldi.

Chaplin gölgesinin önüne geçmeye çalıştı.

Gölge de onunla birlikte hareket etti.

Sonunda gölgesine baktı.

“Benden önce geldi,” dedi.

Sonra omuz silkti.

“Taklitçi.”

Van Gogh hafifçe güldü.

Dostoyevski gülmedi.

Poe gölgesini izliyordu.

Kafka ise sıraya bakıyordu.

Birden sustu.

“Bir dakika,” dedi.

Herkes ona baktı.

Yere işaret etti.

“Bir sorun var.”

Hepimiz gölgelerimize baktık.

Herkesinki yerindeydi.

Dostoyevski’nin.
Shakespeare’in.
Poe’nun.
Wilde’ın.
Van Gogh’un.
Frida’nın.
Marilyn’in.
Dalí’nin.
Chaplin’in.

Benimki yoktu.

Bir an bekledim.

Sonra arkamda olduğunu düşündüm.

Döndüm.

Yoktu.

Önüme baktım.

Yoktu.

Yere baktım.

Yoktu.

Tam o sırada Kafka:

“Orada,” dedi.

Sıranın önünü gösteriyordu.

Baktım.

Bir gölge vardı.

Benim gölgeme benziyordu.

Ama biraz daha uzundu.

Biraz daha ince.

Ve nedense bana ait olduğunu düşündüm.

Gölge hareket etti.

Ben etmedim.

Ya da önce hangimizin hareket ettiğini hatırlamıyorum.

Hemşire:

“Bir sonraki!”

dedi.

Herkes ilerledi.

Ben de ilerledim.

Gölge de.

Sonra baktım ki gölgem çorbasını almış gidiyor

Bunu yalnız ben mi gördüm bilmiyorum.

Yemek sırası bana gelmişti. Kafka’dan sonra yemeğimi aldım ve yürümeye devam ettim.

Gölge biraz daha ilerledi.

Sonra durdu.

Ben ona baktım.

O, önündeki çorbaya bakıyordu

Bir süre öyle kaldık.

Sonra ben sağa döndüm.

Gölge sola döndü.

Ben tekrar döndüm.

O dönmedi.

İlk kez aramızda mesafe vardı.

Ne kadar olduğunu ölçmedim.

Belki bir adım.

Belki daha fazla.

Gölgemin oturduğu masada tam karşısına oturdum.

Defterimi açtım.

Bugünün tarihini yazdım.

Altına:

“Gölge bugün de benimleydi.”

diye başladım.

Bir süre bekledim.

“Benimle” kelimesinin üzerini çizdim.

Sonra altına yalnızca şunu yazdım:

“Sanırım.”

Kalemi bıraktım.

Yere baktım.

Gölge yoktu.

Pencereye baktım.

Güneş hâlâ oradaydı.

Bir süre sonra gölgem geri geldi.

Ama bu kez…

Ben onun arkasından geliyordum.

Share this content:

Yorum gönder