Islak Sokaklar ve Sessiz Adımlar (Bölüm II)

Islak Sokaklar ve Sessiz Adımlar (Bölüm II)

Sabah erken sayılmazdı, ama geç de değildi. Gökyüzü yine kapalıydı; bulutlar birbirine dolanmış, gri bir örtü gibi şehrin üzerine çökmüştü. Güneş, var olup olmadığına karar verememiş gibiydi. Ara sıra bir ışık hüzmesi sızıyordu, ama hemen kayboluyordu.

Evden çıktığında hava serindi. Apartmanın metal kapısını çekti; arkaya dönüp bakmadı. Sokağın sessizliği, geceyi hâlâ üzerinde taşıyordu. Yol boyunca birkaç dükkanın kepengi yarı açıktı, içeriden hafif bir ışık ve tanıdık, nemli odun kokusu sızıyordu. Kaldırımlar ıslaktı; gece boyunca yağan yağmurun izleri hâlâ belirgindi. Su birikintilerinde gökyüzünün soluk yansımaları, kendi içinde kaybolmuş bir dünyayı andırıyordu.

Yürümeye başladı. Adımları hafif, düşünceleri ağırdı. Hep aynı yolu seçtiğini fark etti ama durup değiştirmedi. Artık yol seçmekle uğraşmıyordu; adımları onu nereye götürürse oraya gidiyordu. Ağaçların altından geçti; dallar çıplaktı, yapraklar çoktan dökülmüştü. Zeminde kalan yapraklar, rüzgarın hafif titreyen nefesiyle bir sağa bir sola savruluyordu. Arada bir ayağına yapışan ıslak yaprak sesi, yalnızlığını daha da belirgin kılıyordu.

Bir bankta kısa bir süre durdu. Oturmadı, sadece durdu. Cebinden bir sigara çıkardı; çakmağın tıkırtısı sessizliği böldü. Duman soğuk havada hemen dağıldı, incecik bir buğu gibi süzüldü. İçine çektiği şeyin tadını alıp almadığını bilmiyordu; yalnızca hareketin ritmine kendini bıraktı. Birkaç saniye daha öylece durdu, sonra yeniden yürümeye devam etti.

Şehre karıştı. İnsanlar vardı ama kalabalık sayılmazdı; birer gölge gibi geçip gidiyorlardı. Herkes bir yere yetişiyordu; aceleleri vardı, telaşları vardı. Onun ise acelesi yoktu. Saatine bakmadı, telefonunu cebinden çıkarmadı. Günün ona ne getireceğini merak etmiyordu. Yol boyunca geçmişin izleri, sokak lambalarının ıslak taşlara yansıyan ışıkları arasında kayboluyordu. Kimi zaman bir pencerenin arkasında kimselerin fark etmediği bir hayatın nefesini duyuyor, kimi zaman eski bir kahve dükkanının kahve kokusuna kapılıyordu.

Sahile vardığında deniz yine dalgalıydı. Rüzgâr yüzüne çarptı; tuzlu bir serinlik, saçlarını savurdu. Korkuluklara yaslandı ve dalgaları izledi; beyaz köpükler karanlık suyun üzerinde parıldıyordu. Dalgalar hep aynıydı, gökyüzü de. Değişen bir şey yoktu. Bu durağanlık, onu rahatsız etmedi; belki de bir nebze huzur verdi. Sessizlikte, dalgaların hışırtısı ve uzak bir martının çığlığı arasında kendi iç sesi daha net duyuluyordu.

Öğleden sonra, akşamla yer değiştirirken şehir biraz daha sessizleşti. Bulutlar alçaldı, gri tonlar daha koyu bir hal aldı. Hava ağırlaştı, taşlar ıslanmış ve soğumuştu. Yürüdü. Islanacağını hissetti ama hızlanmadı; ayakları suyun üzerinde hafifçe sıçrıyor, her adımında çoraplarına sızan soğuk bir hisle karşılaşıyordu. Yağmur başlamıştı nihayet; incecik bir perde gibi, gökyüzünden süzülen damlalar omuzlarına, saçlarına ve ceketin kumaşına yapıştı. Su, ceketinin omuzlarını kısa sürede kararttı, ayakkabılar su aldı. Umursamadı.

Gece çökerken sokak lambaları yandı. Işıklar, ıslak asfaltın üzerinde titreyerek uzadı; bir ressamın fırçasından çıkmış gibi kıvrılıyordu her yansıma. Yürüyordu. Bir yere varmak için değil, bir şeyden kaçmak için de değil; sadece yürüyordu. Yalnızca varlığının farkında olarak, dünyayı ve kendisini sessizce izliyordu.

Bu da onun günlerinden biriydi. Diğerlerinden çok farklı değildi, ama eksik de sayılmazdı. Her adımında şehirle, zamanla ve kendi yalnızlığıyla sessiz bir anlaşma içindeydi….

Share this content:

Yorum gönder