Taht Savaşı (Fabl Denemesi III)
Taht Savaşı (Fabl Denemesi III)
Orman, o gün kendini saklamayı seçmişti.
Sis, ağaçların arasına yalnızca gizlenmek isteyenlerin anlayacağı bir dilde yayılıyor; yapraklar yere düşerken bile ses çıkarmamaya özen gösteriyordu. Sanki biri “sessiz olun” demişti de herkes buna uymuştu.
Bu, sıradan bir gün değildi.
Bu, kimsenin çağrılmadığı ama herkesin geldiği bir toplantıydı.
Ortada, devrilmiş eski bir ağacın gövdesi vardı. Zamanında güçlüymüş, şimdi sadece oturmalık olmuştu. Etrafında aslan, baykuş, geyik, kartal… ve biraz uzakta, gölgelerin kenarında yan yana duran iki siluet: kurt ve akrep.
Ormanın başka bir yerinde ise düzen kurulmuştu—ya da öyle sanılıyordu.
Kral köpek, taht diye sahiplendiği yosunlu kayanın üstünde otururken aslında hiçbir şeyi yönetmediğini biliyordu. Yönetmek dediğin şey, kontrol edilebileceğine inanmayı gerektirirdi. Oysa burada kontrol, sadece geciken bir çöküştü.
Yanındaki avcı, tüfeğini temizlerken kendini güçlü sanıyordu. Oysa tüfek sadece daha hızlı bir son demekti. Yavaş ölmekle hızlı ölmek arasındaki fark, mezarın derinliğini değiştirmiyordu.
Ormandaki diğer hayvanlar kaçmayı denemişti.
Kaçtıkları yerlerin de aynı hikâyenin başka versiyonları olduğunu fark edince geri döndüler. Çünkü ortak bir trajedi vardı: Gittiğin yer, götürdüğün şeylerden kaçamıyordu.
Ve herkes içinde bir miktar felaket taşıyordu.
Bir gün, hiçbir sebep yokken gökyüzü biraz daha gri oldu.
Kimse şaşırmadı. Çünkü umut, çoktan terk edilmiş bir alışkanlıktı.
Ormanın gizli bir yerinde:
Kurt yere uzanmıştı, kulakları tetikte.
Akrep hareketsizdi, ama içi yürüyordu.
“Bugün bir şey olacak,” dedi kurt.
“Her gün bir şey oluyor,” dedi akrep. “Bugün sadece daha görünür.”
Aslan ağır adımlarla ortaya çıktı.
Gözlerinde alışkanlık vardı, otorite değil.
“Toplandık,” dedi. “Çünkü bazı şeyler artık saklanmıyor.”
Baykuş, en yüksek daldan konuştu:
“Bazı şeyler hiç saklanmadı. Sadece kimse bakmadı.”
Geyik huzursuzdu.
“Ben hep baktım,” dedi. “O yüzden kaçtım.”
Kartal yukarıdan süzüldü.
“Kaçmak bir karar değil,” dedi. “Refleks.”
Tam o sırada ormana yabancı bir koku girdi.
Önce rüzgâr getirdi.
Sonra sessizlik taşıdı.
Köpek.
Boynunda kalın bir tasma, gözlerinde başkasına ait bir kararlılık.
Arkasında yine o vardı.
Avcı.
İki ayaklı. Sessiz.
Elinde uzun, siyah bir tüfek.
Ama bu sefer yalnız değillerdi.
Daha keskin, daha yabancı bir koku daha vardı.
Ormanın kenarında, eski yolun başladığı yerde başka bir köpek duruyordu.
Daha iri. Daha sessiz. Havlamıyordu.
Onun arkasında da bir avcı vardı.
Kral köpek onları küçümsedi.
Her kral gibi, kendi sonunu sıradan bir şey sandı.
Toplantıdaki hayvanlar sesi duydu.
Geyik fısıldadı:
“Peki ya yeni gelenler?”
Aslan derin bir nefes aldı.
“Bir gün o da yanlış avı seçecek,” dedi.
Baykuş neredeyse duyulmayacak bir sesle ekledi:
“Ve o gün, karşısındaki kaçmayacak.”
Orman tekrar sessizliğe gömüldü.
Bu seferki sessizlik daha doluydu.
Akrep son kez konuştu. Sesi ne yüksek ne alçaktı. Ama tam yerindeydi:
“İntikam almayacağız. Onlar, onları mahvedecek kişilerle tanışacak.”
İlk köpek havladı.
Bir kez.
Sonra tekrar.
Sonra durmadan.
Yeni gelen köpek cevap vermedi.
Sadece baktı.
O bakışta ne öfke vardı ne korku.
Sadece sonuç vardı.
İlk avcı tüfeğini kaldırdı.
Yeni gelen avcı daha hızlıydı.
Pat.
Bu sefer ses yankılanmadı.
Çünkü orman bunu bekliyordu.
İlk köpek yere düştü.
Havlayamadı.
İlk avcı geri çekilmeye çalıştı.
Ama geç kalmıştı.
İkinci patlama.
Sonra üçüncü.
Sonra hiçbir şey.
Orman kaçmadı.
Saklanmadı.
Konuşmadı.
Sadece izledi.
Çünkü bu, artık onların hikâyesi değildi.
Yeni gelen köpek bir süre açıklıkta durdu.
Sonra yavaşça yere çöktü.
Avcı ona baktı.
Sonra o da baktı.
Ama aralarında bağ yoktu.
Sadece alışkanlık vardı.
Kısa sürdü.
Çok kısa.
Bir ses daha.
Bu sefer daha yakın.
Daha sessiz.
Yeni köpek de düştü.
Yeni avcı da.
Kimse bir şey yapmadı.
Çünkü yapılacak bir şey yoktu.
Bu bir savaş değildi.
Bu bir zincirdi.
Ve zincir… kendi kendini tamamlamıştı.
Akrep ve kurt uzaktan baktı.
“Bu… beklediğimiz gibi olmadı,” dedi kurt.
“Oldu,” dedi akrep. “Sadece bizim düşündüğümüz gibi değil.”
“Kim kazandı?”
Akrep kısa bir süre sustu.
“Hiç kimse,” dedi. “O yüzden bitti.”
Günler geçti.
Yağmur yağdı.
Toprak yumuşadı.
İzler silindi.
Koku dağıldı.
Açıklıkta artık taht yoktu.
Taç yoktu.
Tasma yoktu.
Tüfek yoktu.
Sadece toprak vardı.
Ve sessizlik.
Aslan geri döndü.
Ama konuşmadı.
Geyikler su içti.
Ama bakmadı.
Kartal süzüldü.
Ama inmedi.
Baykuş gözlerini açtı.
Ve bu sefer… kimseye bir şey anlatmadı.
“Yani bu muydu?” dedi kurt.
“Son?”
Akrep hafifçe gülümsedi.
“Son diye bir şey yok,” dedi.
“Sadece… tekrar etmeyen şeyler var.”
Sessizlik geri geldi.
Ama bu sefer daha ağırdı.
Çünkü artık içinde kimse yoktu.
Ve belki de en ironik olan şuydu:
Kimse kimseyi gerçekten öldürmemişti.
Herkes, zaten kendisini bekleyen şeye doğru yürümüştü.
Share this content:






Yorum gönder