Cumartesi Sohbetleri – Artık sığınağın kalmadı
Cumartesi Sohbetleri
Artık sığınağın kalmadı
Artık sığınağı yoktu. Şehir, o sabah yağmurla uyanmıştı. Gökyüzü, sanki bütün ağırlığını İstanbul’un üzerine bırakmaya karar vermişti. Adam, Taksim’e çıkan yokuşu tırmanırken, sığınacak bir yerinin kalmadığını ilk kez bu kadar açık hissetti. Ne bir saçak ne bir pasaj ne de kalabalığın arasına karışıp görünmez olabileceği bir yer… Her şey ona karşı birleşmiş gibiydi. Yağmur, yalnızca gökten değil, içinden de yağıyordu. Bir an için dünyanın durmasını istedi. Arabaların, insanların, saatlerin, hatta kendi nefesinin bile. Eğer dünya bir anlığına nefesini tutsa, içindeki gürültü de susacaktı belki. Ama gürültü susmadı. Yağmurun altında yürürken, bir an için kendini bir harabenin içinde sandı. KORKTU; yağmurun, saatlerin, araba selinin, yaşamın, insanların, dünyanın, her şeyin durmasını bekledi; her şeyin yıkılmasını istedi; yüksek kulelerin, döşemelerle tavanların; erkeklerin, kadınların, yaşlıların, çocukların, köpeklerin, kedilerin, kuşların felce, vebaya, saraya yakalanıp bir bir yere yıkılmasını, betonun ufalanmasını, ahşabın toz haline gelmesini, binaların sessizce yerle bir olmasını, tufanı andıran yağmurların yağlıboya resimleri eritmesini, yüzyıllık dolapları menteşelerinden ayırmasını, kumaşları lime lime etmesini, bilgisayarların programlarını silmesini, için için yanan bir ateşin merdivenlerin basamaklarını kemirmesini, sokakların tam ortadan yarılarak labirenti andıran fırın gibi açık lağımları ortaya çıkararak çökmesini, pasın ve sisin şehri kaplamasını bekledi. Olmadı. Pas ve sis, şehrin üzerine çöken bir kefen gibi yayılmıştı. Ama o hâlâ ayaktaydı. Ne ölmüştü ne de aklı başına gelmişti. Bir banka oturup ellerine baktı. İçinden bir ses, neredeyse fısıltıyla ama acımasız bir kesinlikle konuştu: “Ne bekliyorsun? Çöküş seni çağırdı da sen mi duymadın? Her şey dağıldı, sen hâlâ yerindesin. Bu da bir tür lanet.” Sonra ses, birden sertleşti: “ÖLMEDİN; daha aklı başında biri de olmadın. Gözlerini kavurucu güneş yerine, bu delici yağmura çevirmedin.” İnsan denen tuhaf yaratığı düşündü. İnsan ne harikulade bir buluş! Isınsın diye ellerine, soğusun diye de çorbasına üfleyebilen, bir böceği iki parmağı arasında tutarken bile tiksinmeyen; toprağı işleyip bitki yetiştiren, madenleri dövüp kap kacak yapan bir varlık… Ne kadar kırılgan ne kadar becerikli ne kadar şaşırtıcı. Ve yine de insanın bütün bu becerisine rağmen, şehir değişmemişti. Kuleler yerinde durdu, betonlar ufalanmadı, ahşap toza dönüşmedi. Adam, bütün bunların bir anda çökebileceği ihtimalini yine de zihninde taşıyordu. Zihninde bir şehir yıkılıyordu. Dünya, onun içindeki çöküşe kayıtsızdı. Ama hikâyeler yalan söylüyordu. Çektiği acılar, nice örnek hikâyede yüceltiliyordu. Nice Robinson’lar, Roquentin ‘ler, Meursault’lar, Leverkühnler… İyi şeyler, güzel görüntüler, teselli vaat eden sözler—hepsi yalandı. Doğru değildi bunlar. Hiçbir şey öğrenmemişti; tanıklık edemezdi. O anda içindeki ses yeniden konuştu: “Doğru değil bu. İnanma onlara. Kurbanlara, kahramanlara, serüvencilere inanma.” (Sırasıyla D. Defoe’nun Robinson Crusoe’sunun, J. P. Sartre’ın Bulantı ’sının, A. Camus ’nün Yabancı ’sının, T. Mann’ın Doktor Faust’unun baş kişileri.) Kahramanlar zihninde dolaşırken, kendi durumunu düşündü. Kendi labirenti bile yoktu. Dedalus’un * aksine, kapıları hep açıktı onun. Ne nöbetçi vardı eşiğinde ne bir yargıç ne de bir çıkışın sonunda bekleyen bir cellat. * Girit’teki labirentin kurucusu olan Yunan mimarı. Dibe vurmanın bile bir anlamı yoktu. Taksim Meydanı’na vardığında yağmur, ince bir perde olmaktan çıkmış; ağır bir duvar hâline gelmişti. Zemin, yağmurla yıkanmış bir aynaya benziyordu. İnsanlar, binlerce sessiz nöbetçi gibi duruyor; kimisi rıhtımları, kimisi uzak denizleri, kimisi de hiç gelmeyecek bir gemiyi bekliyordu. Adam, onların arasından geçerken bir anlığına kendini dünyanın adsız efendisi sandı—tarihin dokunmadığı, yağmurun bile fark etmediği biri. Ama değildi. Artık saydam değildi. Artık dokunulmaz değildi. Korkuyordu. Bir simitçinin tezgâhının altına sığınmış bir köpek gördü. Hayvanın gözleri, yağmurun içinden ona bakıyordu. O bakışta bir şey vardı: teslimiyet, kabulleniş, belki de insanın unuttuğu bir tür bilgelik. Adam, köpeğin yanına çömeldi. Elini uzattı ama hayvan geri çekildi. İnsan eli, her zaman güven vermezdi. Yağmurun altında yürümeye devam etti. Her adımında şehrin nabzını duyuyordu: metrodan yükselen uğultu, tramvayın raylara sürtünmesi, kalabalığın dalgalanan sesi… Hepsi bir ritim oluşturuyordu. Bu ritim, onun içindeki ritimle çarpışıyordu. Bir ara İstiklal ’in ara sokaklarına saptı. Eski bir apartmanın girişinde durdu. Kapı aralıktı. İçeriden rutubet kokusu geliyordu. Bir an içeri girmeyi düşündü—belki de kaybolmak için. Ama girmedi. Sokak lambalarının altında, yağmurun çizdiği çizgiler arasında yürümeye devam etti. Her adım, bir öncekinin aynısıydı. Meydanın ortasına geri döndü. Sanki bütün şehir onun etrafında dönüyordu. Bir an için, yağmurun altında yalnızca kendisinin kaldığını düşündü. Sanki herkes yok olmuş, şehir boşalmış, dünya sessizliğe gömülmüş gibiydi. Ama bu sessizlik bir huzur değil; bir ağırlıktı. İçine çöken, nefesini daraltan bir ağırlık. Belki de bütün hikâye buydu: Bir adam, bir meydan, bir yağmur. Ve bekleyişin kendisi. Yağmurun dinmesini bekledi. Sanki yağmur durursa, içindeki fırtına da dinecekti. Ama yağmur durmadı. O da beklemeye devam etti. Beklerken, zihninde bir ses konuşmaya başladı. Bu ses ne tamamen ona aitti ne de tamamen yabancıydı. “Artık sığınağın kalmadı,” diyordu ses. “Artık dünyanın adsız efendisi değilsin. Artık saydam değilsin. Artık dokunulmaz değilsin.” Adam, yağmurun altında gözlerini kapadı. Ses devam etti: “Düş gören bir adam gibi konuşmayı bırak. Bak etrafına. Hepsi orada: binlerce sessiz nöbetçi. Hepsi bekliyor. Sen de bekliyorsun.” Adam gözlerini açtı. Meydan, yağmurun aynasında yaşıyordu. Yağmur, bir türlü dinmedi. Ama adam, bekleyişin içinde bir şeyin değiştiğini hissetti. Belki de değişen yağmur değildi. Belki de değişen şehir değildi. Belki de değişen kendisiydi. Meydanın ortasında durdu, derin bir nefes aldı. Yağmurun altında, kendi ağırlığını ilk kez bu kadar net hissetti. Ve o an anladı: Bazen insan, hiçbir yere gitmeden de bir yolculuğun içinden geçer.
10.01.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:











Yorum gönder