Cumartesi Sohbetleri Yavaşlayan Işık
Cumartesi Sohbetleri
Yavaşlayan Işık
Akşam, yazın ağır sıcaklığı yavaş yavaş çekilirken Aspendos’un taşlarına serin bir gölge düşmüştü. Antik kemerlerin arasından süzülen son ışık, sanki günün nefesini tutarak sahnenin üzerine bırakıyordu. Her şey yavaşlıyordu: insanların fısıltıları, taşların arasından geçen rüzgâr, hatta içimde dolaşan düşünceler bile.
Sonra, görünmez bir el gecenin içine dokundu. Havanın içinde ince bir titreşim belirdi. Önce fark etmedim; sonra o titreşim bir çizgi hâline geldi, çizgi bir nefese dönüştü, nefes bir sese.
Beethoven’ın Adagio molto e cantabile’si — “çok yavaş ve şarkı söyler gibi” — antik taşların arasından yükseldi.
Melodi, içimde yıllardır kıpırdamadan duran bir anıyı uyandırdı: çocukken, annemin pencereden dışarı bakıp beni beklerken geçirdiği o uzun akşamlar. O sessizlikte bir hüzün değil, bir kabulleniş vardı. Adagio’nun yaylıları o kabullenişi yeniden kurdu — ama bu kez, kırılgan bir umutla birlikte.
Melodi ilerledikçe, içimde bir şey çözülmeye başladı. Sanki yıllardır sıkı sıkıya tuttuğum bir düğüm gevşiyordu. Her nota, o düğümden bir ipliği çekip alıyordu.
Aniden o anımsanmaz coşkuyu hissettim — ilkbaharın taze kokusu, açık havada yürürken yüzüme çarpan o hafif rüzgâr, göğsümde beliren o genişlik… Müzik, o akşamki dinginliğin içine bir bahar nefesi taşıyordu.
Sabah, kumsala indiğimde deniz neredeyse hareketsizdi; çok hafif dalgalar vardı. Fırtınalı bir gecenin ardından doğan sakin bir sabah.
Gece boyunca görünmez bir fırtınayı atlatmış gibi, geniş bir nefes almış ve şimdi sessizce dinleniyordu. Güneş henüz yükseliyordu; ışık, suyun üzerinde ince bir çizgi hâlinde uzanıyordu. Dalgalar kıyıya usulca vuruyor, sabahın serinliği yavaşça yayılıyordu. Beethoven’in melodisi, sanki bu ışığın içine karışmıştı.
Bir önceki gecenin melodisi hâlâ içimdeydi. Adagio’nun o ağır, sabırlı adımlarla ilerleyen nefesi, sabahın tuzlu serinliğine karışmıştı. Sanki müzik, beni Aspendos’un taşlarından alıp bu kıyıya getirmişti; sanki bütün gece boyunca içimde yavaşça yürümüş, şimdi burada, dalgaların kıyıya vurduğu yerde tamamlanıyordu.
Kumsalda yürürken, içimdeki düğümün son ipliği de gevşedi. Her adımda, müziğin bıraktığı o kırılgan umut biraz daha büyüyordu. Denizin sessizliği, Beethoven’ın dinginliğiyle birleşmişti — coşkuya giden ruhsal hazırlığın tam ortasındaydım.
Bir an durdum.
Güneş suya değdi.
Ve içimde, geceden kalan o küçük ışık yeniden kıpırdadı.
O an, kendi kendime fısıldadım: Her şey geçiyor, ama bazı şeyler geçerken iyileştiriyor.
23.05.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:





Yorum gönder