Cumartesi Sohbetleri : Eksiklik
Cumartesi sohbetleri Eksiklik
Not:
Eleni Karaindrou’nun Karaindrou: Ulysses’ Gaze: IX. Ulysses’ Theme – Litany adlı parçası eşliğinde okuyabilirsiniz.
“Her gece yeniden başlayan, sabaha eksilen bir ritüel.”Kasabanın en eski sokaklarından birinde, haritasız bir geçidin sonunda yer alırdı o yapı. Ne tabelası vardı ne saati. Gündüzleri sessizdi, geceleri ise içinden ince bir duman yükselirdi ne keskin ne belirgin, sadece varlığını belli eden bir iz gibi.Kapısı ağırdı, gıcırdamazdı. İçeri girenler kendiliğini kaybederdi. Duvarlar, zamanla solmuş renklerle örtülüydü; bazıları çocukluğun pastel tonlarını andırır, bazıları ise eski bir rüyanın unutulmuş köşesini. Raflarda nesneler dururdu: bir anahtar, ucu yanmış bir mektup, camı çatlamış bir gözlük. Hiçbiri açıklanmazdı. Ama hepsi bir şeyleri anımsatırdı.Zemin, adım attıkça hafifçe esnerdi. Sanki altında bir şey vardı belki bir hatıra, belki bir gölge. Pencereler dışarıyı göstermezdi; sadece ay ışığını içeri alır, onu duvarlara yansıtırdı. Her gece aynı duman, sessizlik, ayın gülümsemesi.Orada çalışan biri vardı. Adı yoktu, varlığı hissedilmiyordu. Her gece bir şeyleri birleştirir, sonraki akşam tekrar ayırırdı. Masasında tamamlanmamış bir yüz durur; gözleri eksik, dudakları yarım. Yanında bir defter, yazılacak sayfaları boş ama köşeleri kıvrılmış sanki çok okunmuş gibi.O defter, gecenin sonunda yazılmak üzere beklerdi. Sayfalar, geçmiş gecelerin izlerini taşırdı; ama sonuncusu hep boş kalırdı. Çünkü o sayfa, tamamlanmamış yüzle birlikte doğardı. Sabaha karşı, dumanın en ince hâlinde, ışığın en solgun anında bir kelime düşerdi oraya. Bazen bir harf, bazen bir şekil, bazen sadece bir boşluk. Yazılan şey ne anlatırdı ne susardı. Ama her sabah, defter biraz daha eksikleşirdi. Çünkü eksiklik, onun tanıdığı tek bütünlüktü.Her gece, ay ışığı duvarlara düşerken masasına yaklaşırdı. Masası, zamanla aşınmış bir yüzeydi; üzerinde izler vardı bazıları çizik, bazıları yanık, bazıları sadece tozun şekillendirdiği belirsiz formlar. Oturduğunda, elleri kendiliğinden hareket ederdi. Ne yaptığını bilen yoktu, belki o da bilmiyordu. Ama her gece aynı şey olurdu: bir şey başlar, sonra eksik bırakılırdı.Bazen eski bir düğme yer değiştirirdi, bazen bir ip parçası düğümlenip çözülürdü. Bazen boş bir çerçevenin içine bir gölge yerleştirilirdi. Hiçbiri tamamlanmazdı. Ama ertesi gün, içinde bir şey kıpırdardı adı konmayan bir ses, unutulmuş bir koku, eksikliğiyle var olan bir şey. Nereden geldiğini bilmezdi. Gece boyunca işlenen o boşluk, sabaha bir iz bırakırdı.Bekliyordu, gelmeyeceğini bildiği o günü. Ruhunun tamamlanacağı o güzel anı.Kaderiydi belki de sınavı, sabırla işlenen bir eksiklikti. Her gece, aynı masa başında, aynı titrek ışık altında bir şeyleri birleştirip sonra yeniden ayırmak… Sanki tamamlanmamak onun varlık biçimiydi. Ne zaman bir şey bitmeye yaklaşsa, elleri dururdu. Çünkü biten şey, artık eksik olamazdı. Ve eksiklik, onun tanıdığı tek bütünlüktü.Yalnızlık da kaderiydi belki. Sessizce eşlik eden, zamanla şekil değiştiren bir gölge gibi. Sonuçta onu bu yaşa kadar getiren, eksikliğiyle var olan bir eşlikti.Bazen durup düşünürdü: Acaba devam etmeli mi? Yoksa bırakmanın gururu içinde kaybolmayı mı bilmeli? Umut etmek boşuna mıydı? Yoksa o gün gelene kadar başımızın altına koyduğumuz konforlu bir yastık mıydı sadece? Zamanla, mekân da onunla soldu. Duvarlardaki renkler daha silikleşti, raflardaki nesneler kendi yerlerini unutmaya başladı. Duman, artık daha geç yükseliyordu. Ama o hâlâ gelmeyeceğini bildiği o günü bekliyordu ruhun tamamlanacağı o anı. Belki bir sesle, belki bir dokunuşla, belki de sadece bir eksikliğin başka bir eksiklikle giderilmesiyle.Bazen sabahları, gözünün kenarında bir gölge belirirdi. Gün boyu onunla yaşardı, kimse fark etmezdi. Bazen dilinin ucuna bir kelime gelirdi, ama çıkmazdı. Bazen bir rüya, tam hatırlanmazdı ama günün ritmini belirlerdi. Bunlar onun üretimiydi ama kimse bilmezdi. O da bilmezdi. Sadece olurdu.Ve her gece, ay yeniden duvara düşerken, o yine masasına dönerdi. Aynı düğme, aynı ip, aynı çerçeve. Aynı eksiklik. Masanın tam ortasında tamamlanmamış bir yüz dururdu; gözleri eksik, dudakları yarım. Ama her seferinde biraz daha derin, biraz daha unutulmuş.Her akşam o yüz ortadan kaybolurdu. Sanki eksiklik, geceyle birlikte büyür; yüz, sabaha kadar biraz daha hatırlanmaz olurdu. Ve o, her seferinde yeniden başlardı birleştirip ayırmaya, yazmadan önce boşluğu işlemeye.Çünkü eksiklik, tamamlanmaktan daha tanıdıktı ona. Yüzün kaybolması bir son değil, bir başlangıçtı. Her gece, aynı ritüel: düğme yer değiştirir, ip düğümlenir, çerçeve gölgeyle dolar. Ama yüz gecenin sonunda hep eksik kalırdı. Defterin son sayfası hâlâ boştu. Belki o sabah, bir iz düşerdi oraya. Belki bir kelime. Tan yeri ağarırken son sayfaya eğildi ve yazdı. Ne tamdı ne eksik; sadece o geceye ait bir izdi. Ama biliyordu: ertesi akşam yüz yine kaybolacaktı. Düğüm yeniden oluşacak, çerçeve yeniden boşalacak, defterin son sayfası yeniden eksilecekti.Çünkü eksiklik, tamamlanmaktan daha tanıdıktı ona. Ve ritüel, hep yeniden başlıyordu sessizce, sabırla, unutulmuş bir anın kıyısında.
20.09.2025
Şevket M. Oğuz
Share this content:











Yorum gönder