Cumartesi Sohbetleri : Duvarın Önünde Sessizlik

Cumartesi Sohbetleri Duvarın Önünde Sessizlik

Sabahın ilk ışığında kapı çaldı. Açtığımda akşam olmuştu. Kapının kolunu çevirdim, içeride kimse yoktu. Yalnızca bir sandalye, kendi kendine sallanıyordu; o sallantı zamansız bir davetin soluğuydu. Avluda bir çocuk sessizce gülümsüyordu, yanında duran kuş kanatsızdı. Sokak bomboştu, ama bütün pencereler açıktı. Şemsiyemi denize fırlattım. Çocuğun kahkahası mezar taşının önünde yankılandı. Takvim üç ay ileriye sıçramıştı. Defteri imzaladım, imzam okunmuyordu. Ve bütün sahneler birbirine karıştı: kapılar, sandalyeler, kuşlar, şemsiyeler, takvimler… Her biri kendi boşluğunu taşıyarak tek bir sesin etrafında toplandı. Çocuğun gülüşü, benim şemsiyem, kuşun kanatsızlığı, okunmaz imza… Hepsi bir araya geldi.Bir anda kendimi yüksek duvarlarla çevrili bir salonda buldum. Duvarın ortasında siyah beyaz bir resim asılıydı. Tavandan sarkan ışık bedenleri görünür kılıyordu: kadınlar duvara çivilenmişti. Ayak parmakları aşağı dönük, yüzleri başka tarafa çevrilmiş, bedenleri öne doğru eğilmişti. Yerçekimi onları unutmuş gibiydi. Ben o salonda yalnız değildim; sandalye hâlâ sallanıyordu, kuş kanatsızlığını duvarın gölgesine bırakmıştı, takvim ileriye sıçramış zamanı gösteriyordu. Her motif, bu mekânda kendi yerini bulmuştu. Onlara baktım. Yüzmüyorlardı. Hayalet değillerdi. Yüzyıllardır tekrarlanan bir hikâyenin içinde sıkışıp kalmış kadınlardı. Ve ben, onların sessizliğinde kendi hayatımı gördüm. Bir duvarda değil belki, ama hareket etmeme izin verilmeyen bir hayatta. Hareketsizlik zayıflık değildi; sessiz bir suçlamaydı. Bedenim çığlık atmıyordu, ama atmak zorunda da değildi. Sessizliğim, kendi başına bir çığlıktı.Pina Bausch’un Barbe-Bleue sahnesinde gördüğüm kadınlar gibiydik biz. Duvar sihirli değildi; gizli desteklerle inşa edilmişti. Dansçılar kaçamayacakları bir anda donmuş gibi asılı kalmışlardı. Yüzmüyorlardı, hayalet değillerdi; yüzyıllardır tekrarlanan bir hikâyenin içinde sıkışıp kalmış kadınlardı. Ben de oradaydım. Bir duvarda değil belki, ama hareket etmeme izin verilmeyen bir hayatta.Duvarın önünde asılı kalan kadınların sessizliği bana tek bir gerçeği hatırlattı: Sessizlik rıza değildir. Durgunluk teslimiyet değildir. Dünya beni yerimde tutmaya çalışsa bile, ruhum duvardan aşağı inmeyi çoktan öğrenmiştir. O anda uzaklardan bir şarkı yükseldi. Lazarus’un dirilişini müjdeleyen seslerdi bunlar. O ses, duvarın taşlarını çatlatan bir yankıya dönüştü. Kadınların bedenleri zincirlerinden kurtulmaya başladı. Çiviler gevşedi, ayak parmakları yere değdi, yüzler yeniden ışığa döndü. Ben de askıdan kurtuldum. Sessizliğim çığlığa dönüşmedi; ama nefesim yeniden doğmuş bir bedenin nefesi oldu. Lazarus’un mezardan çıkışıyla benim duvardan inişim aynı anda gerçekleşti. Diriliş, yalnızca bir mucize değil, sessizliğin içinden yükselen bir özgürlüktü.“Ve ardından kutlama başladı. Lazarus Cumartesi’si’nin neşeli kızları — Doğu Ortodoks geleneğinde İsa’nın Lazarus’u ölümden diriltme mucizesini anan, Paskalyadan hemen önce kutlanan bu bayramda çocukların şarkıları, ev hediyeleri ve neşeli ritüeller ayırt edici özelliklerdir — evleri ziyaret ederek şarkılar söylediler.”Ev sahipleri hediyeler hazırladı; şarkılar sağlık, mutluluk ve refah getirdi. Avluda çocuk kahkahası yeniden yankılandı, kuş kanatsızlığını unuttu, şemsiyem denizden geri döndü. Takvim ileriye değil, şimdiye sıçradı.Kadınların sessizliği artık bir suçlama değil, bir hatırlatma oldu: Sessizlik rıza değildir. Ama diriliş, sessizliğin içinden doğan bir özgürlüktür. Ve biz, Lazarus’un bayramında, şarkılarla ve hediyelerle, yeniden doğmuş hayatı kutladık.06.12.2025

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder