black and white photo a person sitting in a park

Cumartesi Sohbetleri Mühürlü Bir Sabah

Cumartesi Sohbetleri Mühürlü Bir Sabah

Sabah odanın içine sessizce çöktü.Güneş doğdu; ışığı odanın bir köşesinde belirdi, ilerlemedi, orada kaldı. Sanki zaman o noktayı seçmiş ve orayı mühürlemişti. Bu adamın uyanması için yeterliydi. Adam uyandı. Gözlerini açtı. Yan yatıyordu. Önce uyanmasına sebep olan ışığın geldiği pencere kendini gösterdi; çizgileri netleşti. Sonra yanındaki nesneler teker teker çok hızlı bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Altındaki yatak, komodin, duvarlar…Ve en sonunda, nefesini duyduğu eşi belirdi — uykunun içinden, sessizce. Gün başladı. Uyanmasıyla birlikte yatağın kenarına oturduğunda, ayaklarının altındaki halı belirginleşerek bir anlığına yumuşadı, sonra o yumuşaklık sabitlendi. Ayağa kalktı. Komodinin üzerinde, akşamdan beri onu bekleyen cep telefonunu ve günlük su içtiği kestane suyu şişesini eline aldı. Günün ilk adımını attı. Yatak odasından çıkarken, evin holü sanki hep oradaymış gibi değil de onun adımını bekliyormuş gibi açıldı. Dresuarın yüzeyi sabahın ilk dokunuşunu taşıyordu. Holdeki dresuarın üzerine cep telefonunu ve şişeyi bıraktığı anda dresuarın varlığı biraz daha kesinleşti.Holde yanından geçerken oluşan WC kapısından içeri girdi. İçeri girince, hol, yatak odası ve uyuyan eşi sessizce geri çekildi. Lavabo, musluk, fayanslar… Hepsi kendi yalnızlıklarında duruyorlardı.Su yüzüne değdiğinde, soğukluk bir anlığına keskinleşti, sonra o keskinlik sabit kaldı. Aynadaki yüzü, çizgileriyle birlikte, sanki uzun süredir orada bekliyormuş gibi ona baktı — oysa birkaç saniye önce yoktu.Dışarı çıktığında hol yeniden yerini aldı. Lavabo, musluk, fayanslar geride kaldı. Dresuar, telefon, şişe tekrar ortaya çıktılar. Hiçbiri değişmemişti; sadece orada durmanın ağırlığını taşıyorlardı.Mutfak adımlarını duyunca değil, sabahın kendi düzeni gereği karşısına açıldı. Sanki kapalı bir sayfa, onun yaklaşmasıyla yavaşça çevrilmişti. Tezgâhın üzerindeki eşyalar sabah ışığının değdiği yerlerde birer birer netleşti. Kettle’ı aldı, içine su doldurdu. Çayı demledi. Isınan suyun sesi sabahın sessizliğini bozdu. Mutfaktan çıktı. Hol yeniden karşısına yerleşti; dresuar, telefon, şişe… Hepsi onun dönüşünü bekliyorlardı. Dresuarın üzerindeki cep telefonunu aldı. Pijamasının cebine koydu. Su şişesini aldı ve yeniden oluşan mutfağa girip arıtmadan akan su ile şişeyi doldurdu. Arıtmanın altına tuttuğunda su, şişenin içinde çoğalırken mutfak bir kez daha tamamlandı — sanki her dönüşünde mekân kendini yeniden kuruyordu.Holü geçti. Salon sabahın genişleyen sessizliğiyle açıldı; sanki kapalı bir oda değil de onun adımını bekleyen bir boşluktu. Eşyalar, ışığın değdiği yerlerde birer birer belirginleşti. Koltuğun gölgesi, sehpanın çizgisi, halının dokusu…Hepsi sabahın ritmine uygun bir yavaşlıkla yerini aldı.Adam salondan geçip balkona yöneldi. Balkona çıktığında dışarısı hâlâ belirsizdi. Sonra kaldırım ortaya çıktı — adam baktığı için değil, günün o anı kaldırıma ihtiyaç duyduğu için. Her şey, onun hareketiyle var oluyordu. Bir an durdu. “Bugün ne var?” dedi kendi kendine. Günlerden çarşambaydı. Çarşamba günü neden denilmişti? Bir anlam veremedi. Günlerin isimleri yoktu çünkü her gün aynı güneş doğuyor akşam da batıyordu. Zaman, sadece ışığın yön değiştirmesiydi. Bugün henüz oluşturamadığı için var olmayan hayalindeki semt pazarı vardı. “Bugün pazara gitmeliyim” diye düşündü. İçeride yanında olmadığı için yok olan eşi hayalinde uyuyordu. Oluşturduğu balkonda oturmaya başladı. Balkondan dışarı baktı. Sokak henüz yoktu. Ama gözleri aşağı çevrildiğinde kaldırım belirdi. Başını yukarı doğru kaldırdı. Karşısında ağaçlar içerisinde bir koru oluştu. Koruda açık yeşil, yeşil, kırmızı ve kahverengi tonlardaki ağaçlar ortaya çıktı. Rüzgâr da, ağaç dalları ahenk içinde onun bakışıyla dalgalanıyordu. Adam balkondan içeri döndü. Üzerini değiştirmek için yatak odasına yöneldi. Odaya adım atar atmaz, biraz önce yok olan eşi yeniden belirdi — uykunun içinden, sessizce. O balkondayken yoktu. Şimdi vardı. Gömlek, pantolon, ayakkabılar…Hepsi sırayla oluştu. Üzerini değiştirdi.Kapıya yöneldi. Kapı koluna dokunduğu anda evin içindeki her şey geri çekilmeye başladı. Eşi, yatak, komodin, duvarlar… Hepsi, adam kapıyı açtığında sessizce silindi. Ev, onun arkasında bir anlığına var oldu, sonra yokluğun içinde kayboldu.Apartman koridoru doğdu. Işığı, duvarları, merdiven boşluğunun soğuk kokusu… Adım attı. Merdivenler belirdi. İndi. Her basamak bir önceki katı silerek onu aşağıya taşıdı. Sokağa çıktı. Sokak ayaklarının altında doğdu, sabahın genişleyen yüzü gibi açıldı. Bir kaldırım, bir çöp kutusu, bir kedi. Yola park edilmiş araçlar. Evi, uyuyan karısı yok olmuştu. Yoklardı. Biraz önce var olan hiçbir şey yoktu. Sadece adamın önünde beliren sokak ve onun adımlarının kurduğu dünya vardı. Yürüdü. Arabası, onun yaklaşmasıyla birlikte yavaşça ortaya çıktı; önce metalin soluk bir çizgisi belirdi, sonra kapı kolu, camlar, gövde… Sanki araba, adamın varlığını fark edince kendini tamamlamaya karar vermişti. Arabanın kilidi yanına gelince açıldı. Kapıyı açtı, koltuğa oturdu. Arabayı çalıştırdı. Araba hareket ettiğinde, biraz önce var olan kaldırım ve sokak arkasında sessizce çözüldü.Güvenlik kapısı yolun sonunda belirdi. Kapı, arabanın yaklaşmasıyla ağır ağır açıldı; sanki site onu dış dünyaya teslim etmekte tereddüt ediyordu.Kapıdan geçince arkasındaki bütün site — ev, eş, odalar, merdivenler — hafızasında bir anlığına var oldu, sonra yokluğun içine dağıldı. Önüne çıkan yolda ilerlemeye başladı. Etrafında binalar sırayla belirdi. Onların arasından geçerken ileride ortaya çıkan orman yoluna saptı. Şehrin çizgileri geride kaldığında, orman yolu açıldı. Pazar yolun sonundaydı. Ağaçlar önce bir gölgeydi; sonra gövdeler, dallar, yapraklar… Hepsi, adamın bakışıyla birlikte netleşti.Düşünmeye başladı. “Şimdi şu anda yaşadığı site evi eşi geride kalmışlardı demek ki yoklardı. Sadece arabanın ön camı ve orman yolu vardı.” Sanki dünya onun bakışının dışında hiçbir şey taşımıyordu.O an müthiş bir yalnızlık ve korku hissetti. Zaman ile mekânı o oluşturuyordu. Ve sadece yaşadığı an da oluşturduğu mekân vardı. O an da arabanın ön camından gördüğü orman vardı; başka hiçbir şey yoktu. Bunun farkına varınca panikledi. Orman yolunun bitiminde pazar belirdi. Sabah “Bugün ne yapacağım?” diye düşündüğünde, hayal ettiği pazar yeri ortaya çıktı. Şimdi vardı.Arabasını yolun kenarına park etti. Park yerinin arkasında önce seslerini duyduğu pazar yeri ortaya çıkmaya başladı. Pazar yeri ortaya çıkarken arkasında bıraktığı arabası da yok oldu. Adam yürüdü. Pazar yeri açıldı. Önce sesler belirdi — uzaktan gelen bir uğultu, tezgâhların metalik tınısı, satıcıların sesleri. Sesler pazarın ilk işaretiydi. Zaman önce sesleri oluşturmuştu. Adam ilerledikçe seslerden sonra renkler geldi ama soluklardı; sanki gün henüz tam açılmamıştı. Kırmızıya çalan domatesler, yeşilin çeşitli tonlarına bürünmüş biberler, sarı limonlar… Hepsi, adamın bakışıyla birlikte yavaş yavaş canlanıyordu.Adam tezgâhların arasına girdi. Her adımında pazar biraz daha belirginleşti; tezgâhların ayakları, kasaların çizgileri, satıcıların yüzleri… Hepsi sabahın ışığıyla birlikte yerini aldı.Bir tezgâhın önünde durdu. Domateslere uzandı. Bir domatesi eline aldı. Domates, onun dokunuşunun iziyle kırmızıya döndü. Tezgâhlarda beliren sebze ve meyvelerden birkaçını seçti; her biri dokunuşuyla biraz daha belirginleşti.Satıcı seslendi: “Bugünlük yeter mi?” Adam cevap vermedi. Pazarın içinden yürüdü. Arkasında bıraktığı tezgâhlar sessizce çözülmeye başladı; renkler soldu, sesler uzaklaştı, pazarın varlığı geriye doğru çekildi.Eve dönerken sokaklar ardında kaldı. Koruluk, satıcılar, pazar…Hiçbiri yok olmadı; sadece yerlerini sessizce bıraktılar. Kapıyı açtı. Ev yeniden karşısındaydı. Hol, dresuar, mutfak…Hepsi, sanki hiç kaybolmamış gibi yerini almıştı.Mutfağa aldıklarını bıraktı. Ama yatak odası yoktu. Eşi yoktu. W.C. yoktu. Salona geçti. Balkona çıktı. Gökyüzü, gri bir perde gibi gerildi. Gün kendi ağırlığını bırakıyordu.Balkondaki sandalyeye oturdu. Eşi henüz yoktu. Ama bir iz vardı; pazardan dönerken taşıdığı renklerin, sokakta karşılaştığı yüzlerin, eline aldığı domatesin bıraktığı sıcaklığın izi.Anda yaratılan, anda silinen bir sabahın soluk izi.Adam bir süre hiçbir şey düşünmedi; sonra düşünceler, sanki içeride bir kapı aralanmış gibi ağır ağır belirdi.Sabahın ilk ışığı, mutfaktaki buhar, arabası, site güvenliği, pazarın tezgâhları…Hepsi birer an olarak değil, aynı anda var olan bir bütün gibi zihninde toplandı. “Bugün geçti mi?” dedi kendi kendine Soru, havaya çıkıp kaybolmadı; balkonun sabah sessizliğine yerleşti.Cevap gelmedi.Belki de cevap sorunun kendisinde saklıydı. Ve rüzgâr onun etrafında döndü. Bir anlığına, sanki dışarıdaki her şey onun içinden geçiyormuş gibi bir his duydu. Çünkü Καιρός (*) artık onun içindeydi.Son söz: Yarattığından başkası yok. “Bugün senin hayatında hangi adımın neyi doğurdu?(*) Καιρός Antik Yunan’da bir şey söylemek veya yapmak için “doğru an”, “uygun zaman” veya “fırsat anı” anlamı gelen, niteliksel zamanı ifade eden mitolojik bir terimdir. Nicel zamanı (saat, dakika) temsil eden Chronos’un aksine, Kairos dönüştürücü ve eyleme geçilmesi gereken “eşsiz anı” ifade eder.

04.04.2026

Şevket M. Oğuz

https://youtu.be/GGSw2xVobE8?si=vs_GKAK8XUas5N2q

Share this content:

Yorum gönder