Cumartesi Sohbetleri Ben sizin değilim

Cumartesi Sohbetleri Ben sizin değilim

Sabahları aynı sesle uyanırdım. Daha çok toprağın içinden gelen bir titreşim. Sanki yerin altındaki bir şey beni çağırıyordu. “Hazır ol,” diyordu. “Bugün de hazır ol ve bekle.”Ben bekliyordum.Sisli sabahlarda yürürken hep aynı şeyi düşünürdüm: Bedenim bana ait değil. Ama yine de içimde bir yer, küçük bir yer, hâlâ bana ait bir şey arıyordu.Çocukken koşmayı sevdim. Koşmak özgürlüktü. Özgürlük ise burada sadece seçilmiş olanlar içindi. Biz kadınlar koşardık çünkü koşmamız gerekiyordu. Güçlü bacaklar güçlü çocukları doğururdu. Bize böyle öğretildi.On üç yaşıma geldiğimde beklemem sona erdi. İlk kez “seçildim.” Yaşlı kadınlar beni çemberin ortasına aldı. Saçlarımı ördüler. Kollarımı yokladılar. Kalçamın genişliğini ölçtüler. Bir hayvanın kaburgasını yoklar gibi.“Bu kız doğurur,” dediler. Benim için değil. Onların düzeni için.O gün ördükleri saçlarımı kestiler. Sonra bana erkeklerin giydiği kısa tuniklerden verdiler. “Artık hazırsın,” dediler. Ne için hazır olduğumu söylemediler.Gece olduğunda, karanlık odada bekledim. Kapı aralandı. İçeri giren adamın yüzünü görmedim. Görmemem gerekiyordu. Bu bir buluşma değildi. Bu bir görevdi. Onun içinde benim içinde. Sonra kapı yine kapandı. Ben kaldım.Bu böyle devam etti. Geceleri o gelir, sabah olmadan giderdi. Gündüz hiç görmezdim. Beni tanımazdı. Ben de onu tanımazdım. Ama bir gün çocuğu olacaktı. Benden.Her zaman kısa sürerdi. Sonra o gider, ben kalırdım. Karanlık odanın duvarları nefesimi dinlerdi. Ben de kendi içimde bir yerin hâlâ bana ait olup olmadığını anlamaya çalışırdım.Bu düzen yıllarca sürebilirdi. Ve sürdü. Bazı erkekler beni gündüz hiç görmeden çocuk sahibi oldu. Benim bedenim onlar için bir bilgi değildi. Sadece bir araçtım. Bir hesap. Bir olasılık. Ama en ağır olan, en sessiz olan, en derine işleyen şey “paylaşım” dı. Ben karanlık odada bekledim. Onlar kışlada yaşadılar.Yapılan şey egemenin istediğiydi. Yeni bir nesil.Sabah olduğunda suya bakardım. Yansımamı tanıyamazdım. Ben kimdim? Bir anne adayı mı? Bir beden mi? Bir politika mı?Biz kadınlar güçlüydük. Ama güç bazen bir zincirdi. Biz zinciri taşırdık. Zincir bizi taşırdı.Bir gün, yaşlı kadınlar beni tekrar çağırdı. “Doğuracaksın,” dediler. “Düzenin çocuğunu.”O an anladım: Benim hikâyem bir bedenin hikâyesi değil. Bir bedenin geri alma hikâyesi olmalı.Ve o gün, ilk kez kendi kendime fısıldadım:“Ben onların değilim.”O günden sonra içimdeki çatlak büyümeye başladı. Kimse görmedi. Görselerdi bile anlamazlardı. Burada çatlaklar taşlarda olurdu, insanlarda değil. İnsanların kırılması normaldi. Taşların kırılması tehlikeliydi.Ben kırılıyordum. Sessizce. İçten içe.Her sabah aynı titreşimle uyanıyordum. Toprağın altındaki o şey hâlâ beni çağırıyordu. Ama artık ona cevap vermiyordum. Cevap vermemek bile bir direnişti burada. Küçük. Görünmez.Ama bendim.Koşu alanına çıktığımda diğer kadınlarla birlikte dizildim. Hepsi aynı ritimde nefes alıyordu. Aynı adımlarla koşuyordu. Aynı emirle duruyordu. Ben de öyle görünüyordum. Ama içimde başka bir ritim vardı artık. Daha yavaş. Daha derin. Daha bana ait.Yaşlı kadınlar bunu fark etmedi. Onlar bedenin dışına bakardı. Benim değişen şeyim içimdi. İç, burada kimsenin ilgisini çekmezdi.Geceleri karanlık odada beklerken artık korkmuyordum. Korku bile onların istediği bir duyguydu. Ben duygularımı bile saklamayı öğrendim; saklamak, korumaktı. Koruduğum şey küçüktü. Ama benimdi.Bir gece kapı açıldığında içeri giren adamın nefesi yine omzuma değdi. Ama bu kez nefes bana değil, duvara çarpıyormuş gibi hissettim. Ben artık orada değildim. Bedenim oradaydı. Ama ben başka bir yerde duruyordum. Karanlığın içinde kendime bir köşe bulmuştum. Kimsenin dokunamayacağı bir köşe.Sabah suya baktığımda yansımam hâlâ tanıdık değildi. Ama artık bundan korkmuyordum. Belki de tanımadığım yüz, benim yüzümdü. Belki de ben bana öğretilen kişi değildim.Bir gün, yürürken toprağın altında bir şeyin kıpırdadığını hissettim. Titreşim değişmişti. Daha sert. Daha ısrarcı. Sanki beni geri çağırıyordu. “Yerine dön,” diyordu. “Görevine dön.”Ben durdum. Ayaklarımın altındaki toprağa baktım. Sonra içimden bir ses, çok hafif bir ses, ilk kez daha yüksek konuştu: “Hayır.”Bu “hayır” kimseye ulaşmadı. Hava duymadı. Toprak duymadı. Düzen duymadı.Ama ben duydum. Ve bu yeterliydi.Çünkü burada en büyük direniş, kimsenin duymadığı bir fısıltıyla başlardı.Dışarı çıktığımda hava her zamanki gibiydi. Gri. Sessiz. Düzenin rengi buydu. Ne geceydi ne gündüz; ikisinin arasında sıkışmış bir ton. Sanki zaman bile burada emirle akıyordu.Kadınlar sırayla yürüyordu. Başları öne eğik. Adımları aynı. Nefesleri aynı. Birbirlerine benzemek için değil, birbirlerinin yerine geçebilmek için yetiştirilmiş bedenler.Erkekler uzakta, taş duvarların ardında dizilmişti. Onların yüzleri görünürdü. Bizimkiler değil. Görünmek burada bir ayrıcalıktı. Biz görünmez kılınmıştık.Yaşlı kadınlar çemberin etrafında dolaşıyordu.Ellerinde ince sopalar. Sopalar emir vermek için değil, ölçmek içindi. Bedenlerin sınırlarını. Görevlerin doğruluğunu. İtaatin derinliğini.Her şey yerli yerindeydi. Her şey olması gerektiği gibiydi. Düzen kusursuz görünüyordu.Ama ben artık kusursuzluğu değil, çatlakları görüyordum.Bir kadının adımı yarım saniye gecikti. Kimse fark etmedi. Ben ettim. Bir başka kadın nefesini tutmayı unuttu. Kimse duymadı. Ben duydum. Bir erkek, duvarın ardında gözlerini bir anlığına kaçırdı. Kimse anlamadı. Ben anladım.Düzen hâlâ güçlüydü. Ama güç, bazen en ince yerinden kırılırdı.Ben ne yapacaktım? Kaçmak mı? İsyan etmek mi? Hayır. Burada hiçbir şey böyle yapılmazdı. Burada en büyük hareket, en küçük adımdı.Ben önce durmayı seçtim. Bir anlığına. Bir nefeslik. Bir adımlık.Durmak burada yasaktı. Ama kimse fark etmedi. Çünkü duruşum yürüyüşün içinde saklıydı. Bir ritim kırılması. Bir anlık sessizlik. Bir içsel geri çekilme.Sonra başımı kaldırdım. Çok az. Neredeyse görünmeyecek kadar. Ama benim için büyük bir hareketti. Çünkü burada başını kaldırmak, kendini görmekti. Kendini görmek, düzeni sorgulamaktı.Gözlerim ilk kez ufka değdi. Ufuk burada bir çizgi değil, bir ihtimaldi. Belki de hiç var olmamış bir ihtimal.O an içimden bir ses, artık fısıltı değil, daha belirgin bir nefesle konuştu: “Ben devam etmeyeceğim.”Bu bir bağırış değildi. Bir isyan değildi. Bir kaçış planı değildi.Bu, içimdeki yerin genişlemesiydi. Bana ait olan yerin.Dışarıya baktığımda düzen hâlâ aynıydı. Ama ben artık aynı değildim. Ve düzen, en çok bundan korkardı. Günler birbirine benzemeye devam etti. Aynı titreşim. Aynı gri bulut. Aynı yürüyüş. Aynı emir.Ama ben artık aynı değildim.Dışarıdan bakınca hâlâ sıranın bir parçasıydım. Hâlâ adımımı onların ritmine göre atıyordum. Hâlâ nefesimi onların istediği yerde veriyordum. Hâlâ görünmezdim.Ama içimde bir yer, büyüyordu. Sessizce. Derinden. Karanlığın içinde kendi ışığını bulan bir yer.Bir sabah, titreşim yine toprağın altından yükseldi.“Hazır ol” dedi. “Bugün de hazır ol ve bekle.”Ben beklemedim.Adımımı yarım saniye geciktirdim. Kimse fark etmedi. Ama ben ettim. Bu gecikme, içimde bir kapı açtı.Sonra başımı kaldırdım. Gökyüzü maviydi. Her zaman gri olan gökyüzü mavi olmuştu. O an içimdeki ses artık fısıltı değildi. Bir nefes değildi. Bir kırılma değildi.Bir cümleydi.Net. Keskin. Geri dönüşsüz.“Ben sizin değilim.”Bu cümle dışarı çıkmadı. Hava duymadı. Toprak duymadı. Düzen duymadı.Ama bedenim duydu. Bedenim ilk kez bana döndü. İlk kez bana ait oldu.O gün hiçbir şey olmadı. Hiçbir kapı açılmadı. Hiçbir yüz bana dönmedi.Düzen aynı kaldı.Ben yürüdüm. Onlar yürüdü. Her şey olması gerektiği gibiydi.Ama içimde bir şey artık geri dönmüyordu. Bir sınır çizilmişti. Görünmez. Sessiz. Ama gerçek.Ve ben o sınırın içinde ilk kez nefes aldım. Kendi nefesimi. Kendi ritmimi. Kendi varlığımı.Direniş böyle başladı. Bir bağırışla değil. Bir kaçışla değil. Bir savaşla değil.Bir kadının, kendi içindeki yere geri dönmesiyle.Ve o yer, artık kimsenin elinden alamayacağı kadar derindi. Sessizdi. Aydınlıktı. Canlıydı.O günden sonra düzen yürümeye devam etti. Ben de yürüdüm. Ama artık aynı yolda değildik.Ben içimde başka bir yol açmıştım. Kimsenin bilmediği. Kimsenin ölçemediği. Kimsenin kapatamayacağı bir yol.Ve o yol, beni bana götürüyordu.

02.05.2026

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder