Atanın içkisi köpüklü kımız… “Arpa suyu içme!” dedi bir Kırgız.

Atanın içkisi köpüklü kımız… “Arpa suyu içme!” dedi bir Kırgız.

Gece bu kez daha kapalıydı. Hava ağırdı; sokak neredeyse terk edilmiş. Köşedeki eski barın tabelası yarı yanıyor, yarı sönüyordu. İçeride birkaç masa doluydu ama kimse kimseyle gerçekten konuşmuyordu.

O, yine tek başına oturuyordu.

Önünde bira. Köpüğü sönmüş, tadı sıradan. İçiyordu ama zevk almak için değil; alışkanlık, belki biraz da boşluk.

Kapı açıldı.

Soğuk bir rüzgâr girdi içeri. Ardından biri. Üzerinde zamanı belli olmayan bir ağırlık vardı. Ne yaşlıydı ne genç. Gelip karşısına oturdu.

Garip olan şuydu: Adam bunu yadırgamadı.

“Onu neden içiyorsun?” diye sordu gelen.

Adam omuz silkti.
“Kolay,” dedi. “Bulunuyor.”

Karşısındaki başını hafifçe salladı.
“Kolay olan genelde senin değildir zaten.”

Kısa bir sessizlik oldu. Loş ışık masaya düşüyor, iki yüzü yarım bırakıyordu.

“Senin bildiğin şeyler var,” dedi gelen.
“Ama üzerine düşünmüyorsun.”

Adam bu kez dikkatle baktı.
“Sen kimsin?”

“Önemi yok,” dedi. “Önemli olan şu: Sen neyin içindesin?”

Cevap gelmedi.

Gelen kişi bardağa dokundu.

“İnsan,” dedi, “bazen kendi olanı küçümser. Kendi toprağını, kendi dilini, kendi sesini… Çünkü başka şeyler daha parlak görünür.”

Adamın gözleri hafif daraldı.
“Daha iyi oldukları için olabilir mi?”

“Daha iyi mi?” diye tekrarladı yabancı.
“Yoksa sadece sana daha uzak oldukları için mi?”

Adam sustu.

“Bak,” dedi gelen, sesi derinleşerek,
“mesele sadece ne içtiğin değil. Ne düşündüğün. Nasıl düşündüğün. Hangi dille düşündüğün.”

Masaya biraz daha yaklaştı.

“İnsan, kendi dilinden uzaklaştığında sadece kelimeleri kaybetmez. Düşünme biçimini kaybeder. Kendi sesini duyamaz.”

Adamın yüzünde belli belirsiz bir kırılma oldu.

“Sonra,” dedi,
“başkalarının düşünceleriyle düşünmeye başlar. Başkalarının değerleriyle tartar kendini. Başkalarının dünyasında yaşamaya çalışır.”

Barın içindeki uğultu sanki bir anlığına geri çekildi.

“Bu yüzden,” dedi,
“önce kendine dönersin. Kendi olanı alırsın. Küçümsemezsin. Geliştirirsin. Taklit etmezsin… üretirsin.”

Adamın eli bardağa gitti. Ama kaldırmadı.

“Zor,” dedi.

“Zor zaten,” dedi yabancı.
“Kolay olan başkasına benzemek. Zor olan kendin olmak.”

Sessizlik.

Sonra eğildi. Adamın kulağına yaklaştı.

“İstemek yetmez,” diye fısıldadı.
“Yaratacaksın. Göstereceksin.”

Adam başını kaldırdı.
Bir şey söylemek istedi.

Ama karşısındaki sandalye boştu.

Yine.

Sanki hiç gelmemişti.

Ama bu sefer fark vardı.

Bira hâlâ oradaydı. Aynı bardak, aynı tat.
Ama artık sadece bir içki değildi.

Bir tercih olmuştu.

Adam bardağı yavaşça itti.
Masada bıraktı.

Dışarı çıktı.

Sokaklar ıssız ve soğuktu. Rüzgâr sertti.

Ve o an
az önce fısıldanan sözler, bu kez kendi içinden yükseldi.

Atanın içkisi köpüklü kımız…
Arpa suyu içme! dedi bir Kırgız
.”

Adam yürümeye başladı.

Bu kez nereye gittiğini bilmeden değil—
neyden döndüğünü bilerek.

Share this content:

Yorum gönder