
Sorge
Sorge
.
Toprağımız ile toprağı, suyumuz ile suyu görürüz,
Hava ile göksel hava, ateş ile ilksiz-sonsuz yok edici ateş,
Sevgi ile sevgi ve çekişme ile üzücü nefret görülür.”
Empedokles
Sobek tan yeri ağarırken kalktı. Her sabah yaptığı gibi köşesine çekildi; yemek saatine kadar boncuklardan takı yapmakla meşgul oldu. Bu saatler onun kendi içine çekildiği, düşüncelerini tarttığı zamanlardı.
Belirsizlik içindeydi.
Nasıl yaşamalıyım?
Bu soru günlerdir aklının kıyısında dolaşıyordu.
O sırada annesinden kalan eski bir papirusu hatırladı.
Papirüsün köşesi yıpranmıştı ama yazılar hâlâ okunuyordu:
“İnsan, kendi kalbini bilmediği sürece hiçbir yolu bilemez.
Kalbin yönü, toprağın yönünden önce gelir.”
Sobek bu papirüsü çocukluğundan beri saklıyordu.
Annesi ona verirken şöyle demişti:
“Toprak seni yoğurur, ama kalbin seni yürütür.”
Düşünceleriyle boğuşurken annesinin anlattığı Sorge (1) miti aklına geldi.
Vaktiyle SORGE bir ırmağı geçerken killi toprak gördü: Düşündü, taşındı, ondan bir parça aldı ve şekillendirmeye başladı. Yarattığı şey üzerine akıl yorarken Jüpiter yanaştı kendisine. SORGE Jüpiter’e rica etti ve şekillendirdiği kil parçasına ruh vermesini diledi. Jüpiter bunu seve seve yaptı. Fakat yarattıkları bu şeye kendi ismini vermek isteyince Jüpiter bunu yasakladı ve ona adının verilmesini istedi. SORGE ile Jüpiter isim konusunda münakaşa ederken Toprak (Tellus) doğruldu ve yaratılan bu şeye kendi adının verilmesini arzuladı, çünkü ona kendi bedeninden bir parça sunmuştu. Münakaşacılar kendilerine hakem olarak Satürn’ü seçti. Ve Satürn adil görünen şu hükmü verdi: ‘Sen Jüpiter, ona ruhunu verdiğin için öldüğünde ruhuna; sen Toprak, bedenini armağan ettiğin için onun bedenine (kemiklerine) sahip olacaksın. Fakat bu yaratığı ilk önce SORGE şekillendirdiği için yaşadığı müddetçe onun sahibi SORGE olsun. Keza onun adı üzerine münakaşa ettiğiniz için bundan böyle onun adı ‘homo’ olsun, çünkü o ‘humus’tan (topraktan) yapıldı.” Ve yaratığa “insan” dendi. Yaşadığı sürece Sorge’ye ait olacak Öldüğünde ise Dünya’ya ve Tanrı’ya
SORGE: Merak Endişe Kaygı Tasa
Yaşadığı sürece Sorge olacaktı. Merak ettikçe endişelenecek, endişelendikçe kaygılanacak, kaygılandıkça tasalanacaktı. Bu döngü yaşamın kanunuydu.
Peki bu döngüde nasıl yaşamalıydı?
Sobek boncuk ipinin ucunu gevşetti. Papirüsteki satırlar yeniden zihninde belirdi: “Kalbin yönü, toprağın yönünden önce gelir.”
İçini bir sıcaklık kapladı ve cevap kendiliğinden geldi: İnsan yaşayabildiği gibi yaşar. Birey için önceden belirlenmiş, kesin bir yol yoktur.
Eğer sana ne yapman gerektiğini söylenmesini istiyorsan, en iyisi atalarının yolundan gitmektir. Ama kendi yolunu istiyorsan… onu kendin oluşturursun.
O yol önceden bilinmez ve ancak sen bir ayağını diğerinin önüne koyarsan, kendiliğinden ortaya çıkar.
Eğer atalarının yolunda gitmeye devam edersen, çukurda kaybolursun. Kötü yönetilmiş bir hayat birkaç sözle düzeltilemez. Ama doğru yerde doğru çabayı gösterdiğin sürece çıkamayacağın hiçbir çukur yoktur.
Sobek annesinin sözünü yeniden düşündü: “Kalbini bil; yol kendini sana gösterecektir.”
Ve o an anladı: Kaygıdan kaçmak değil, kaygının içinden geçerek yön bulmak gerekiyordu.
Sobek papirüsün liflerine sinmiş o eski sözleri yeniden düşündü.
“Senin gibi bir karmaşanın içindeyken, artık kendi psikolojinin saçmalıkları üzerine endişelenme hakkın yoktur. Bunun yerine, bir sonraki şeyi özenle ve adanmışlıkla yapmalısın.”
Annesi, ölmeden önce ona şöyle demişti: “Doğayı anlamayan, kendini anlayamaz. Çünkü insanın kalbi toprağın ritmiyle atar.”
Papirüste yazan satırlar devam ediyordu: “Doğa meyvelerini, mısırını, fasulyesini, suyunu bizlere armağan olarak sunuyor. Ona dokunabiliyoruz, üzerinde yürüyoruz ve yaşıyoruz. Her gün güneşin ısısını hissediyoruz, ışığını alıyoruz. Bunun için başımızı kaldırıp ona bakmamız yeterli oluyor. Dünya her an bizler için üretiyor. Bizi besliyor. Onun sayesinde yaşıyoruz.”
Sobek boncuk dizmeyi bıraktı; parmaklarının arasındaki ip gevşedi.
Papirüsteki son sözler şöyle diyordu: “Bizlerin yapacağı doğayı görmek, öğrenmektir. Kaygılarımızdan, endişelerimizden, tasalarımızdan kurtulmanın yolu doğayı dinlemeyi bilmektir. Dinlemeyi bilirsek, suyun, havanın, toprağın, rüzgârın, ağacın, taşın bize öğreteceği çok şey vardır. Bizler dünyaya, güneşe, hayvana, ağaca, her şeye canlı bir varlık olarak saygı duyarız.”
Sobek annesinin sesini duyar gibi oldu.
Sorge’nin ağırlığıyla boğuşan kalbi, papirüsün bilgeliğiyle hafifliyordu.
Papirüsteki son satırlar, sanki doğrudan ona hitap ediyordu: “Sizler bilginin kadınları ve erkeklerisiniz. Sizlere öğreteceğim öğreti, yaşam sanatınız olacak ve ruhunuzu kucaklayacaktır. Size ‘hayır’ demeyi öğreteceğim. Size bunları öğretirken ben de öğreneceğim. Çünkü öğretmek, iki katı öğrenmektir.”
Sobek papirüsü kapattı.
Sorge ’nin döngüsünü, toprağın ağırlığını, kalbin yönünü düşündü. Annesinin bilgeliği, mitlerin bilgeliğiyle birleşmişti.
Ve o an anladı: Doğayı dinleyen, kendi yolunu duyar. Kendi yolunu duyan, kaygının içinden geçer. Kaygının içinden geçen insan olur.
(1) Sorge, Heidegger’in varoluş felsefesinde insanın dünyayla kurduğu temel ilişkiyi ifade eder: kaygı, özen, sorumluluk ve yönelişin iç içe geçtiği varoluşsal yapı. İnsan, dünyada her zaman bir şeye doğru yönelen, bir şeyle meşgul olan, bir şeye özen gösteren bir varlık olarak anlaşılır. Rainer Maria Rilke, insanın dünyayla kurduğu kırılgan bağı, kaygı ve özen iç içeliğini sık sık işler. Rilke’nin şiirlerinde “Sorge” varoluşun hem yükü hem de insanı derinleştiren bir iç titreşim olarak görünür.
Not: Bu Cumartesi Sohbeti, yakında yayımlanacak olan
Bilgelik (Phronesis) Arayışı adlı kitabımdan bir alıntıdır.
26.09.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:



Yorum gönder