
Mürekkebin Asil Mührü
Mürekkebin Asil Mührü
.
Zamana meydan okuyan hakiki bir kelamın haysiyetine sığınmak, sanal yüzeyselliğin ve geçici kabullerin egemen olduğu bu çağda kaçınılmaz bir duruştur.
Yazarlık, kâğıt ile mürekkebin birleşmesinden doğan teknik bir süreç değil; dünyayla, insanla ve dille kurulan derin bir hesaplaşmadır. Yazar, bu hesaplaşmanın getirdiği varoluşsal düşünceye ne kadar dâhildir? Bir yazıyı yazarken kelimeleri ne kadar tanıyor, onların doğurduğu duyguları ne kadar yansıtabiliyordur? Yoksa kalemi artık yapay zekânın elinde gönüllü bir köle mi olmuştur?
İşte tam da burada, yazarlığın özünü belirleyen asıl mesele ortaya çıkar: Kalemin kimin elinde olduğu değil, ortaya konan eserin kime ait bir düşünce taşıdığıdır. Asıl olan, dijital sürüklenişin ve yüzeyselleşmenin ötesinde, bir yazar için zamana direnen özgün bir esere sahip olmaktan daha sağlam bir sığınak olmadığını bilmektir.
Çünkü o yazılar, yazarın gölgesi bu dünyadan çekildikten sonra da zihinlerde, dergi sayfalarında veya akademinin koridorlarında sonsuzluk deryasında yelken açmaya devam eder. Bu, Tanrı’nın sanata sunduğu eşsiz bir lütuftur. Kelimelerin bir bütün olarak zihinde tezahür etmesi ve oradan hiç çıkmaması, yazar ile eser arasında sarsılmaz bir bağ kurar. Hele ki bunu varlığın sırrına temas eden bir özle başarabilenler, kelamın rehberliğinde kâinattaki hakikate en çok yaklaşan bilge kalemlerdir.
Zira bu sarsılmaz bağı kurabilen ve kendisini ispat etme kaygısı taşımayan insan, edebiyatı bir meta değil, bir içsel yolculuk olarak yaşar. Şüphesiz, her insan bu yolculuktaki sancılarını yazıya dökebilir. Fakat sorun, bu yolculuğa çıkmak ile o yolculuğun hakkını vermenin aynı şey olmamasıdır. Nitekim bu ayrım, her yazı yazanın kendisini “yazar” ilan ettiği an başlar. Çünkü kalem tutan herkes mürekkebe ulaşabilir; ancak o mürekkep her kâğıtta kendini hakiki bir kelama dönüştürmez.
Ne var ki hakiki kelamın yerini yüzeysel görünürlüğün aldığı, edebiyatın nitelikten çıkıp bir nicelik yarışına dönüştüğü bir çağdayız. Emek ve derinlik azaldıkça ne yazık ki görünürlük daha kıymetli hâle geliyor. Sadece varoluşunu ispat etmek ve sanal mecralarda kabulleniş toplamak uğruna biçimden biçime giren zihinlerle dolu bu zeminde şu yakıcı soruyu sormak kaçınılmazdır:
Bir kitap yayımlamak, gerçekten yazar olmaya yeter mi?
Her değerin teker teker harcandığı bu zaman diliminde gerçek yazar ve şairler acaba hangi tenha köşeye çekilmiştir?
Bu sorunun cevabını yalnızca bugünün görünürlük kültüründe değil, yazarlık ile düşünce arasındaki ilişkide de aramak gerekir. Görünürlük arayışıyla kaleme sarılanların bu durumuna karşılık, tam da bu noktada Arthur Schopenhauer’ın “Yazanlar çok, düşünenler azdır.” sözünü hatırlamak gerekir. Filozof, “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” adlı eserinde özgün bir düşünce üretmeden veya derinlemesine muhakeme yapmadan sırf görünmek için kaleme sarılanları sertçe eleştirir.
Filozofun işaret ettiği bu düşüncesizliğin ve yüzeyselliğin temelinde ise şüphesiz okuma eyleminin terk edilmesi yatar.
Günümüzde “zaman yoksunluğu” en kolay kaçış kılıfı hâline gelmiştir. Oysa hakiki bir zihinsel süreçte yazarlık ile okurluk birbirinden ayrılamaz. Gerçek bir yazar her şeyden önce derin bir okur olmalı, metinlerarası bir yolculukta yoğrulmalı, okuyup araştırmalıdır. Ancak o zaman yazılanlar birer tüketim nesnesi olmaktan çıkıp zamana direnen hakiki birer esere dönüşür.
Hacer Taşdemir

Share this content:



Yorum gönder