Mavi Huydur Bende (Öykü Uyarlaması)

Rüzgâr, denizden esip saçlarını yüzüne savururken, kumların soğukluğu ayak parmaklarına kadar işlemişti. Gökyüzü ağır ağır kızıllıktan mora, oradan da derin bir gece mavisine dönüyordu. Deniz, dalgalarını kıyıya vurdukça kendi dilinde bir şeyler fısıldıyor, ama o dili bilen kimse kalmamış gibiydi.

Ben oradaydım. Ellerim ceplerimde, adımlarım yavaş, düşüncelerim hızlıydı. Deniz hep konuşur, ama ben hep susarım. Çünkü bazı sözler, içimdeki mavilik kadar derin ve karmaşık.

O da oradaydı. Uzakta, kayaların üzerine oturmuş, omuzlarına düşen saçlarını rüzgârda savuruyordu. Siyah bir pardösü giymişti; uçları dalgalarla aynı ritimde kıpırdanıyordu. Onu gördüğüm an, içimde bir şey titredi. “Mavi huydur bende,” diye mırıldandım farkında olmadan. Belki duymadı, belki duydu ama umursamadı.

Bir an durup düşündüm: “Neden hep maviyi arıyorum?” Belki denizde, belki gökyüzünde, belki gözlerinde. Hayat boyu peşinde koştuğum şeyin bir renk olması tuhaf değil mi? İnsan bir renge sığınır mı? Ama ben sığınıyorum. Çünkü mavinin içinde hem huzur var, hem yalnızlık. Tıpkı onda olduğu gibi.

Yanına yaklaştım, sessizce. Oturduğu kayanın kenarında bana yer açtı. Konuşmadık önce. Konuşmasak da olurdu. Çünkü bazı sessizlikler, kelimelerden çok şey anlatır. Dalgaların sesinde bir hikâye vardı; iki insanın birbirine bakarken sustuğu, ama içinde kocaman cümleler kurduğu bir hikâye.

“Güneş batınca deniz daha da mavi oluyor,” dedi birden.
“Evet,” dedim. “Belki de geceyi bekleyen bir denizdir bu.”

Baktı bana, gözleri gerçekten mavi miydi, yoksa ben mi öyle görmek istedim, bilmiyorum. Ama o an içimden geçen tek şey şuydu: “Bu kadın, deniz gibi. Yaklaşınca üşütür, ama uzak kalınca susuz bıraktırır.”

Bir sigara yaktı. Dumanı gökyüzüne karışırken konuştu:
“Bazen düşünüyorum… İnsan kendini hangi renkle anlatır?”
“Mavi,” dedim hemen. “Çünkü mavi hem uzak, hem yakın. Hem umut, hem hüzün. Bir de… ben maviyim.”
Gülümsedi. “Ben siyahımdır herhalde,” dedi. “Çünkü siyahın içinde mavi var. Ama sen yeterince bakarsan.”

Sustu. Sigarasının ucunda küçücük bir kor yanıyordu, o kadar. Ben de sustum. İçimde konuşan bir ses dışında:
“Gitme,” diyordu. “Bu anı bırakma.”
Ama hayat, hiçbir anı bırakmaz ki. Biz bırakırız.

Rüzgâr biraz daha sert esti. Deniz kabardı. Gökyüzünde bir yıldız belirdi. O an, her şey çok mavi geldi bana. Elimi cebimden çıkarıp, onun eline uzatmak istedim. Ama yapmadım. Çünkü bazı şeyler, yapılmadığı için hatırlanır.

“Üşüdün mü?” diye sordum.
“Biraz,” dedi. “Ama denizin yanında insan hep biraz üşür zaten.”
İçimden geçirdim: “Ben de üşüyorum. Ama senin yanındayken başka türlü.”

Gece çökerken ayağa kalktı.
“Gidelim mi?” dedi.
“Gidelim,” dedim. Ama içimden, “Keşke gitmesek,” diye bağırıyordum.

Kumlarda izlerimiz kaldı. Dalgalar onları silene kadar birlikte yürüdük. Konuşmadık. Çünkü bazen, konuşmamak da bir anlaşmadır.

Bir taksi durdu. Bindi, gitti. Ardımdan mavilik kaldı.
Ben denize döndüm. Rüzgâr saçlarımı savurdu. Gözlerim kıyıda, kulaklarım dalgalarda.
Ve o cümle aklımda dönüp durdu:
“Mavi huydur bende.”
(Yapay Zeka)

Share this content:

Yorum gönder