Cumartesi Sohbetleri : Karanlıkta Kalanlar

Cumartesi Sohbetleri

Karanlıkta Kalanlar

Elektrik tam akşam yemeği saatinde gitti. Ama bu kez, sanki sadece ışık değil, zamanın kendisi de bir anlığına durdu. Buzdolabı sustu, televizyon karardı, apartman nefesini tuttu. Duvarların içinden, normalde duyulmayan sesler yükseldi: Bir çatalın tıkırtısı, bir nefesin kırılması, bir fısıltının yarım kalması. Sanki herkes aynı anda görünmeyen bir şeyin farkına varmıştı—ama kimse adını koyamadı. Asansör durdu, modemler sustu, cep telefonlarının ekranları karanlıkta parlamaya başladı. Ama en çok, duvarların arkasındaki sesler belirginleşti. Çatal bıçak sesleri, fısıltılar, bir çocuğun ağlaması, bir kadının iç çekişi. Sanki apartman, yıllardır sakladığı bütün sesleri bir anda geri veriyordu. Belki de hiç susmamışlardı da biz duymuyorduk. Işıklar gidince, herkes birbirinin varlığını yeniden duymaya başladı. Ama bu duyma hâli, sıradan bir fark ediş değildi; daha çok, bir şeyin yaklaşmakta olduğunu sezmek gibiydi. Karanlık, sadece ışığı değil, insanların arasındaki mesafeyi de silmişti. Sanki herkes aynı odadaydı artık—kapılar kapalı olsa bile. Elektrik kesintisi ilk beş dakikada sıradan bir aksilik gibi karşılandı. Herkesin aklına aynı şey geldi: “Yine mi trafo patladı?” Ama onuncu dakikada, apartmanın içindeki zaman yavaşladı. Perdeler kıpırdamadı, televizyon sesi geri gelmedi, mutfaklardan gelen tencere tıkırtıları kesildi. Karanlık, sadece gözleri değil, düşünceleri de içine almaya başladı. İnsan kendi iç sesini bile duymaktan çekinir oldu. Karanlık çöktükçe, apartmanın içindeki hava değişti. Sanki yıllardır kapalı duran bir kapı aralanmıştı da içeri eski bir rüzgâr dolmuştu. Bu rüzgârın esintisi tanıdıktı ama adı yoktu. Belki bir zamanlar yaşanmış bir şeyin hissiydi. Belki de hiç yaşanmamış bir şeyin. Üçüncü kattaki dairede, Ada elindeki tableti bırakıp pencereye yürüdü. Sekiz yaşındaydı. Karanlıktan korkmazdı ama sessizlik… sessizlik onda hep tuhaf bir yer açardı. Annesi mutfakta, babası salonda telefonunun ekranına bakıyordu. Kimse konuşmuyordu. Sanki evdeki bütün cümleler, elektrikle birlikte kesilmişti. Ada, sekiz yaşında olmasına rağmen bazı şeyleri sekiz yaşından büyük biri gibi hissederdi. Pencereye yaklaştı. Camda kendi yansımasını gördü. Sonra, yansımanın arkasında bir anlığına başka bir yüz belirdi sandı. Gözlerini kırptı. Yoktu. Ama yokluğun kendisi bile bir varlık gibiydi; camın ardında bir süre daha asılı kaldı. O anda alt kattaki Mürvet Teyze’yi hatırladı. Yaşlı, yalnız, biraz da unutkan. Elektrik gidince korkardı. Herkes bilirdi bunu. Ama kimse kapısını çalmazdı. Karanlıkta herkes kendi içine kapanırdı çünkü. Ada ayakkabılarını giydi. Annesine seslenmeden kapıyı açtı. Apartmanın içi çok karanlıktı; acil ışıkları yanmıyordu. Sanki bina da elektrikle birlikte hafızasını kaybetmişti. Merdivenlerden inerken her adımda başka bir ses yankılandı: Bir kapının ardında bastırılmış bir tartışma, bir diğerinde boğuk bir ağlama, birinde de…

Ada durdu. Dinledi. O ses, insan sesi değildi. Hayvan da değildi. Sanki duvarların içinden gelen bir hatırlama sesiydi; bina kendi geçmişini mırıldanıyormuş gibi. Ada, ne olduğunu anlayamadı. Belki de anlaması gerekmiyordu. Bir adım geri çekildi, sonra derin bir nefes alıp yürümeye devam etti. Mürvet Teyze’nin kapısını çaldı. Üç kez. Cevap gelmedi. Tam geri dönecekti ki kapı hafifçe aralandı. Yaşlı kadın, elinde bir mumla belirdi. Mumun ışığı yüzünü değil, daha çok yüzündeki gölgeleri aydınlatıyordu.“Sen misin Ada?”“Benim. Korkmayın diye geldim.” Kadın gülümsedi. “Korkmadım,” dedi. “Ama iyi ki geldin.”

Ada içeri girdi. Ev, eski kitap kokuyordu. O kokunun altında başka bir şey daha vardı— zamanın bir yerinde unutulmuş bir anının kokusu gibi. Duvarlarda sararmış fotoğraflar, vitrinlerde danteller. Mürvet Teyze, mumu masaya koydu. Alev, odanın karanlığını değil, odanın içindeki hafızayı aydınlatıyordu sanki.“Eskiden elektrikler sık sık kesilirdi,” dedi. “Ama o zamanlar insanlar birbirine daha yakındı. Şimdi herkes kendi ışığında kayboldu.” Kadının sesi, mumun alevi gibi titriyordu; bazen yükseliyor, bazen sönmeye yaklaşan bir nefes gibi alçalıyordu. Ada bir şey demedi. Sadece dinledi. Dinledikçe, odanın içindeki karanlık biraz daha derinleşti. Mürvet Teyze anlatmaya başladı. Önce elektriksiz geçen şinanaylı çocukluk akşamlarını, sonra bu apartmana ilk taşındığı günü… Sanki her cümle, evin duvarlarında yıllardır bekleyen bir yankıyı uyandırıyordu. Derken konu, yıllar önce apartmanda yaşanan bir olaya geldi. Bir yangın. Bir çocuğun çığlığı. Ve herkesin sustuğu bir gece. Ada’nın içi ürperdi. Bu ürperti, korkudan çok bir tanıma hissi gibiydi; sanki o geceyi hiç yaşamamış olsa bile bir yerinden biliyordu.

“Kimse bir şey yapmadı mı?” dedi Ada. Kadın başını eğdi. “Bazı geceler kapılar açılmaz. Açılsa bile… geç olur. Bazı şeyler yapılmadığında daha çok yer eder insanın içinde,” dedi. “O yüzden unutulmazlar.” Bu cümle odanın içinde uzun süre asılı kaldı. Sanki duvarlar bile onu duyup hafızasına kaydediyordu. O sırada, apartmanın başka bir dairesinde, bir adam yanlışlıkla eski bir komşunun kapısını çaldı. Karanlıkta yönünü şaşırmıştı. Kapı açıldığında, karşısında yıllardır konuşmadığı biri duruyordu. Bir zamanlar bu kadının şikâyetini hiçe saymış, apartman toplantısında onun sesini bastırmıştı. Şimdi, o kadın kapıdaydı. “Yanlış geldim,” dedi adam. “Hayır,” dedi kadın. “Tam zamanında geldiniz. Bu kapı size yabancı değil.” Adam bir şey söyleyecekti ama kadın ondan önce devam etti. “O gece ben de size çok kızmıştım” dedi. Karanlık apartmanı sardıkça, insanların içindeki başka bir ışık yanıyordu. Ama bu ışık, mum ışığı gibi değildi. Daha çok, insanın kendi içinden sızan bir şeydi. Yıllardır kapalı duran bir hatıranın aralığından çıkan bir ışık gibi. Ada, Mürvet Teyze’nin dizine başını koydu. “Elektrikler ne zaman gelir?” Kadın mumu üfler gibi konuştu: “Bazı karanlıklar, gelmeden önce gitmez.” Sonra yangını anlattı. Alevleri. Pencerelere koşanları. Kapısını açmayanları. İçeride kalan çocuğu. Ve kendi sessizliğini. “Sen ne yaptın?” dedi Ada. Kadın uzun süre sustu. Mumun alevi bir an yükseldi. Sonra alçaldı. “Ben de baktım,” dedi. “Sadece baktım.” Ada’nın içinden bir ürperti geçti. Ama bu ürperti korkudan çok, bir şeyi hatırlamaya benziyordu. Sanki o geceyi kendisi de biliyormuş gibi. Ada ayağa kalktı.“Ben unutmam,” dedi.Mürvet Teyze gülümsedi.“Sen unutma. Ama başkalarına da hatırlat.”

Tam o sırada, apartmanın dış kapısı açıldı. Elektrik hâlâ gelmemişti ama dışarıdan bir mum ışığı süzüldü. Bir komşu, elinde mumlarla içeri girdi. Her kata bir tane bıraktı. Her mum, bir dairenin önünde yandı. Küçük, titrek, ama gerçek bir ışık. Apartman hâlâ karanlıktı. Ama artık sessiz değildi. Kapılar açılıyor, insanlar birbirine ilk kez bakıyormuş gibi bakıyordu. Karanlık, herkesin yüzünü eşitliyordu. Ada eve dönerken merdivenler sanki yukarı değil, aşağı gidiyordu. Ya da tam tersi. Karanlıkta yön duygusu kaybolur. Bazı hatıralar da öyle. Annesi kapıyı açtı. “Neredeydin?” “Mürvet Teyze’ye gittim.” “Sen korkmadın mı?”

Ada bir an düşündü. “Hayır,” dedi. “Çünkü bazen karanlık, ışığın sakladığını gösteriyor.” O gece elektrik gelmedi. Ama apartmanda ilk kez herkes birbirinin sesini duydu. Ve bazı sesler, ışıkla değil, karanlıkla yankılanır. Bazı yüzler de öyle.

03.01.2026

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder