Son Yazılar

Cumartesi Sohbetleri – Kapı

Cumartesi Sohbetleri – Kapı

.

Miran yıllardır bir kapının önünde duruyordu.
Kapının ardında ne olduğunu bilmiyordu.
Ama orada bir şey olduğuna inanıyordu.
Bir başka hayat.
Bir cevap.
Belki huzur.
Belki de adını henüz koyamadığı bir mucize.
Bu yüzden kapıyı açmaya çalışıyordu.
İtti.
Kapı açılmadı.
Bir daha itti.
Yine açılmadı.
Omzunu dayadı.
Bütün ağırlığını verdi.
Kapı kıpırdamadı.
Miran bunu kapının direnci sandı.
Daha fazla güç verdi.
Çünkü insan bazen bir şey gerçekleşmediğinde, yaptığı şeyin doğruluğunu sorgulamaz.
Yalnızca yeterince çabalamadığını düşünür.
Yıllar böyle geçti.
Miran kapıyı itti.
Kapı kapalı kaldı.
Bir gün yoruldu.
İlk kez kapının önünde oturdu.
Hiçbir şey yapmadan.
Yerdeki çimenlere baktı.
Kimse onlara büyümelerini söylemiyordu.
Kimse onları çekmiyor, itmiyor, yukarı doğru zorlamıyordu.
Toprağın içinden sessizce yükseliyorlardı.
Çimen büyür.
Büyümeye çalışmaz.
Büyür.
Miran uzun süre baktı.
Sonra düşündü:
Belki büyümek için çaba harcamak gerekmiyordu.
Belki bazı şeyler, doğalarından dolayı oluyordu.
Biraz ileride bir ırmak vardı.
Irmağın içinde balıklar yüzüyordu.
Hiçbiri yüzmeye çalışıyor gibi görünmüyordu.
Akıntının içinde olmak yeterliydi.
Hareket ediyorlar, yön değiştiriyorlar, akıntıya karışıyorlardı.
Balık ırmak içinde.
Yüzmeyi düşünmüyor.
Yüzüyor.
Miran ırmağa baktı.
Sonra gökyüzüne.
Bir kuş yükseldi.
Kanatlarını açtı.
Rüzgârın içinde kayboldu.
Uçmak için mücadele etmiyordu.
Gökyüzü onun için bir engel değildi.
Bir yerdi.
Kendi yeriydi.
Kuş kanadını açar.
Gökyüzü onu taşır.
Kuş uçar.
Miran ilk kez çevresindeki dünyaya başka türlü bakmaya başladı.
Dünya dönüyordu.
Kimse ona dönmesini söylemiyordu.
Kendi ekseni etrafında dönüyor, aynı anda uzayın içinde yol alıyordu.
Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan.
Hiçbir şeyi zorlamadan.
Sadece kendi doğasını gerçekleştirerek.
Miran ayağa kalktı.
Kapıya doğru yürüdü.
Bir an durdu.
Sonra geriye baktı.
Çimenler hâlâ büyüyordu.
Balıklar hâlâ yüzüyordu.
Kuşlar hâlâ uçuyordu.
Dünya hâlâ dönüyordu.
Ve bütün bunların içinde hiçbir şey kendisi olmaya çalışmıyordu.
Sadece kendisi oluyordu.
Miran kapının önüne geldi.
Elini ahşabın üzerine koydu.
İtti.
Kapı açılmadı.
Bu kez öfkelenmedi.
Kapıyı suçlamadı.
Kendini de suçlamadı.
Sadece durdu.
Uzun süre.
Sonra eli kapının koluna uzandı.
İlk kez gerçekten baktı.
Kapının yıllardır önünde durduğunu biliyordu.
Ama ilk kez kapıyı görüyordu.
Yıllardır yaptığı şeyin tersini yaptı.
Çekti.
Kapı açıldı.
Sanki hiç kapalı olmamış gibi.
Miran eşikte kaldı.
İçeriden onu karşılayan bir ses yoktu.
Bir mucize yoktu.
Sadece karanlık vardı.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Önündeki karanlık yavaş yavaş biçim kazanmaya başladı.
Daire biçiminde, yaklaşık yirmi metre yüksekliğinde bir mağaranın içindeydi.
Gözleri karanlığa alıştıkça, tavandaki binlerce küçük delikten sızan ışıkları fark etti.
Binlerce ışık huzmesi, mağaranın duvarlarında binlerce küçük sarı nokta oluşturuyordu.
Miran başını kaldırdı.
Burası bir cami değildi.
Bir kilise değildi.
Bir sinagog değildi.
Bir ibadethane bile değildi.
Belki insanın ilk kez dışarıya bakmadan kendisini gördüğü yerdi.
Mağaranın ortasına kadar yürüdü.
Durdu.
Taş susuyordu.
Işık konuşuyordu.
Kimse görünmüyordu.
Miran ilk kez hiçbir yere varmaya çalışmıyordu.
İlk kez bir şey elde etmeye çalışmıyordu.
İlk kez hayatı zorlamıyordu.
Sadece oradaydı.
Ve belki de bütün ömrü boyunca ilk kez, orada olanı görüyordu.
Tavandan süzülen ışıklar omuzlarına, ellerine, yüzüne dokundu.
Kapıyı yıllarca zorlayan omuzlara.
Dünyayı değiştirmeye çalışan ellere.
Arayan gözlere.
O anda anladı.
Kapının ardında başka bir hayat yoktu.
Kapının ardında kendisi vardı.
Mucize onu takip etmemişti.
Mucize hiçbir yere gitmemişti.
Mucize kendisiydi.
Miran gözlerini kapattı.
Ve yıllardır dışarıda aradığı şeyin, aslında kendi içinde sessizce beklediğini hissetti.
Su denize ulaşınca
yeni bir su olmaz.
Kendisi olur.
Miran gözlerini açtı.
Tavandaki binlerce küçük ışık hâlâ oradaydı.
Mağara, hiçbir şey söylemeden onu içine aldı.


10.10.2026
Şevket M. Oğuz

.

Share this content:

Yorum gönder