
Cumartesi Sohbetleri / İNSAN VE DENİZ
Cumartesi Sohbetleri / İNSAN VE DENİZ .
.
Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;
Deniz aynandır senin, kendini seyredersin
Bakarken, akıp giden dalgaların ardından.
Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin.
Haz duyarsın sulardaki aksine dalmaktan;
Gözlerinden, kollarından öpersin; ve kalbin
Kendi derdini duyup avunur çoğu zaman,
O azgın, o vahşi haykırışında denizin.
Kendi âleminizdesinizdir ikiniz de.
Kimse bilmez, ey ruh, uçurumlarını senin;
Sırlarınız daima, daima içinizde;
Ey deniz, nerde senin o iç hazinelerin?
Ama işte gene de binlerce yıldan beri
Cenkleşir durursunuz, duymadan acı, keder;
Ne kadar seversiniz çırpınmayı, ölmeyi,
Ey hırslarına gem vurulamayan kardeşler!
Charles BAUDELAIRE
Çeviri: Orhan Veli KANIK
Karşı Kıyı
Poyraz denizin yüzünü buruşturuyordu.
Dalgalar kıyıya sert vuruyor, kayaların arasında beyaz köpükler bırakıyordu. Gökyüzü kurşuni bir renge dönmüştü. Uzakta martılar rüzgârın içinde savruluyor, çığlıkları zaman zaman dalga seslerine karışıyordu.
Arda kayalıklardan birinin üzerinde oturmuş, denize bakıyordu.
Çocukluğundan beri aynı yere gelirdi.
Yıllar geçmişti.
Kasaba değişmiş, insanlar yaşlanmıştı.
Ama deniz aynı denizdi.
Aynı hırçınlıkla kabarıyor, aynı inatla ufka doğru uzanıyordu.
Arda gözlerini karşıya dikti.
Ufuk çizgisi silikleşmişti.
O an, yıllar öncesinden bir ses duydu.
— Baba, karşıda ne var?
Sekiz yaşındaydı.
Dizleri yara içindeydi. Elinde bir simit vardı. Babasının yanında durmuş, aynı ufka bakıyordu.
Babası gözlerini kısmıştı.
— Karşı kıyı.
Arda biraz düşünmüştü.
— Oraya gidilir mi?
Babası gülümsemişti.
— Gidilir.
O gün bu cevap yeterli gelmişti.
Çocuklar böyledir.
Önlerinde bir yer varsa, bir gün oraya ulaşabileceklerine inanırlar.
Rüzgâr biraz daha sertleşti.
Arda ceketinin yakasını kaldırdı.
Babası yıllar önce ona kendi babasını anlatmıştı.
Dedesi gençliğinde bir marangoz atölyesinde çalışmıştı.
Kışları sobayı yakmak için talaş biriktirir, yazları güneş batana kadar eve dönmezmiş.
İlk evinin anahtarını cebine koyduğunda kırk yaşındaymış.
Anahtarı günlerce cebinden çıkarmamış.
Ara sıra elini cebine sokup yoklarmış.
Gerçek mi diye.
Babası da farklı değildi.
Uzun yıllar bir fabrikada çalışmıştı.
Fazla mesailere kalmış, tatillerini ertelemişti.
İlk arabasını aldığında Arda henüz doğmamıştı.
Fotoğrafını yıllarca saklamıştı.
Kapısının önünde durmuş, elini motor kaputuna koymuştu.
Küçük bir zafer gibiydi.
Dede ve baba.
İkisi de hayatın önlerine koyduğu denizi geçmiş insanlardı.
Bir evin kapısını açmış, bir arabanın direksiyonuna oturmuş, çocuklarına yarını anlatabilmişlerdi.
Kendilerine ait bir kıyıları vardı.
Arda gözlerini kapattı.
Sonra bugünü düşündü.
Her sabah alarm çalmadan birkaç dakika önce uyanıyordu.
Gün daha aydınlanmadan evden çıkıyor, hava karardıktan sonra geri dönüyordu.
Telefonu cebinde titredi.
Ekrana baktı.
Ödenmemiş bir fatura bildirimi.
Bildirim birkaç saniye ekranda kaldı.
Sonra söndü.
Telefonu yeniden cebine koydu.
Geçen hafta birkaç satılık ev ilanına bakmıştı.
İlk ilanın fiyatını görünce gülmüştü.
İkinci ilanın fiyatını görünce sessizleşmişti.
Üçüncü ilanı açmamıştı bile.
Bazı şeylerin mümkün olmadığını öğrenmenin de bir yorgunluğu vardı.
Oysa çalışıyordu.
Babasının yaptığı gibi.
Dedesinin yaptığı gibi.
Bir dalga gelip kayalara çarptı.
Köpükler Arda’nın ayakkabılarına kadar ulaştı.
Başını kaldırıp yeniden ufka baktı.
Babasının bir başka sözü aklına geldi.
“Poyraz ne kadar sert eserse essin, karşı kıyı orada.”
Arda bu cümleyi çocukluğundan beri bilirdi.
Hayat zordu.
Rüzgâr sertti.
Deniz kabarıyordu.
Ama karşıda bir yer vardı.
Ulaşılacak bir yer.
Bütün mücadele onun içindi.
Çocukken babasıyla burada taş sektirirdi.
O zamanlar deniz daha küçük görünürdü.
Karşı kıyı da daha yakın.
Arda denize baktı.
Dakikalar geçti.
Bir şey söylemedi.
Sonra dudakları hafifçe kıpırdadı.
— Baba…
Sesi rüzgârın içinde kayboldu.
— Ben de çabalıyorum.
Deniz cevap vermedi.
Dalga sesleri sürdü.
Poyraz biraz daha sert esti.
Arda ayağa kalktı.
Önünde uçsuz bucaksız deniz vardı.
Arkasında kasaba.
Dedesi bu kıyıdan bakmıştı.
Babası da.
Şimdi o bakıyordu.
Üç kuşak.
Aynı rüzgâr.
Aynı deniz.
Deniz hâlâ kabarıyor, dalgalar kıyıya vurup geri çekiliyor, sonra yeniden geliyordu.
Yorulmadan.
Arda bir an denize baktı.
Babasını düşündü.
Dedesini.
Sonra kendisini.
Aynı rüzgârın içinde, aynı denize bakıyordu.
Gözlerini olabildiğince uzağa dikti.
Uzun süre baktı.
Sis yoktu.
Görüş açıktı.
Ufuk oradaydı.
Ufkun ötesine dikkatlice baktı.
Karşı kıyı yoktu.
03.10.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:



Yorum gönder