Cumartesi sohbetleri – Çizgi

Cumartesi Sohbetleri – Çizgi

Hiçbir şeyin tam olmadığı bir yerden sesleniyoruz sana. Burada hakikat yok. Sadece onun eksikliği var. Ve herkes, bu eksikliği kendi maskesiyle örtüyor. Kasabanın en yüksek tepesinde, rüzgârın sürekli yön değiştirdiği o yalnız noktada yükseliyordu istasyon. Zamanla unutulmuş, haritalardan silinmiş, ama hâlâ gökyüzüne bakmayı sürdüren bir yapıydı. Gövdesi pasla kaplıydı; sanki yıllar boyunca yağmurun, karın ve ihmalin ortak imzasını taşıyordu. Merdivenleri gıcırdıyor, her adımda geçmişin izlerini taşıyordu.İçeride, kırık camlardan süzülen ışık, duvarlara asılı eski hava haritalarını aydınlatıyordu. Bazıları sararmış, bazıları rüzgârla yırtılmıştı. Bir köşede, zamanında ölçüm yapan cihazlar vardı: barometre, hidrometre, anemometre… Artık hiçbirini kimse okumuyordu. Oysa hepsi hâlâ bir şeyler söylemek ister gibiydi belki de gökyüzünün unutulmuş bir halini.İstasyonun tam ortasında, paslı bir masa. Üzerinde bir kaptan tarafından bırakılmış güverte jurnali, sayfaları dolu kenarları nemden kıvrılmış. Sanki biri bir zamanlar bir şeyler yazmış rotasını kaybedip burada unutmuş gibi. Belki de o jurnal şimdi cebinde taşıdığı defterin atası.Ve tam çatının altında, gözlem kulesi. Bir denizaltının periskopu gibi. Oradan kasabanın tamamı görünüyordu: çarpık sokaklar, unutulmuş evler, bir zamanlar dolup taşan meydan. Ama en çok da gökyüzü görünüyordu. Sonsuz, değişken, ama hep aynı kalan o ayın aydınlattığı gökyüzü.Masada daha önceden bulduğu eski dürbünü cebinden çıkardı, gözlerine kaldırdığında, camın iç yüzeyinde parmak izleri vardı kimden kaldığı bilinmeyen, ama bir zamanlar aynı gökyüzüne bakan bir başka kişiye ait. Merceğin içinden kasabanın çarpık sokakları kıvrılarak ilerliyordu. Gözleri meydanın tam ortasında durdu: bir sokak lambası altındaki bank görünüyordu. Bankta lambanın aydınlattığı unutulmuş bir şemsiye, rüzgârla açılıp kapanıyor, sanki biri hâlâ orada oturuyormuş gibi.Sonra gökyüzüne çevirdi dürbünü. Ay ışığının altında bulutlar, eski hava haritalarındaki gibi değildi artık. Dağılmış, yönsüz, ama bir şekilde tanıdık. Bir bulut, diğerlerinden ayrılıp bir kalp şekline bürünür gibi oldu. O an, cebindeki deftere baktı. “Bir kez olsun sevilmek” diye yazmıştı en başa. Belki de yazdığına gökyüzü cevap veriyordu. Yıldızlar o gece olağandışı bir dansa tutuşmuştu. Gökyüzü, sanki içini biliyordu. Yıldızlar hakikatin üstünü örten birer maske gibi dönüyordu; o sadece bir çift göz arıyordu. Gözlerinde yıldızlar olan birini. Belki de o gözler, kasabanın çamaşır iplerine asılmış hayal kırıklıklarının arasındaydı. Belki de dernek lokalinde, eski bir plakta seslendirilen şarkının içindeydi. Düşünmeye başladı.“Son kez bile olsa âşık olmak istiyorum, yalnız olduğumu düşünmeden milyarlarca kilometre hızla hareket eden bir kaya parçasında yıldızlar arası gezmek. Bir kez olsun sevilmek istiyorum, gerekirse olsun sonumu getiren büyük kehanet! Olsun içerim baldıran zehrini bir tek soru, tek bir acaba kalmadan Sokrates gibi büyük bir zevkle. Şevkle arzuyla içmek, bağıra bağıra sevdiğimiz şarkıları bir gece yarısı söylemek. Yıldızlara bakarak hayaller kurmak birlikte, varsın olmasın gerçek. Sarhoşlukla, aşk ile bilmediğim şarkılarda onunla dans etmek, varsın bitsin dünya ardımdan umarsızca! Bir kez olsun yaşayayım istiyorum, tam eksik olmadan nefes vermek. İsterse inanmasın insanlar bana, ona veya şahit olan yıldızlara. Bir kez olsun ben yaşadım, size ne diyebilmek. Çok mu?”Dürbünü göğe değil, kasabaya çevirdi. Bir evin balkonunda, gece yarısı ıssızlığın içinde bir kadın gördü. Kadının silüetinden onun şarkı söylediğini anladı. Dürbünü indirdi. İstasyondan indi, sokak lambalarının altında dans eder gibi yürüdü. Kadının balkonunun altına geldiğinde kadın bağıra bağıra şarkı söylüyordu. Onu gördüğünde şarkıyı bitirdi. Şarkı bitmişti ama kadın hâlâ oradaydı. Başını kaldırdı, göz göze geldiler. Kadın gülümsedi, “Sen de mi yıldızlara bakıyorsun?” dedi.“Hayır,” dedi, “Ben yıldızları senin gözlerinde arıyorum.”Kadın ona ellerini uzattı. Dans etmeye başladılar. Birlikte o gece sabaha kadar dans ettiler. Bilmedikleri şarkılarla, bilmedikleri ritimlerle. Dünya bitse umurlarında değildi. Çünkü eksiklik dolu bir hayatın tam anında, bir kez olsun yaşadılar. Ve sabah olduğunda, defterine tek bir cümle yazdı:“Bir kez olsun yaşadım. Size ne.”Altına bir çizgi çekti.────────────────────────────Çizginin altına yazdı.Ve sen, o çizgide dur.Kendi eksikliğini bul.Bile isteye, gönül rızan ile kendine yer aç.Altına çektiği çizgi, bir sınır değil, bir perdeydi. O perdenin ardında hakikat yoktu. Sadece onun eksikliği vardı. Ve herkes, bu eksikliği kendi maskesiyle örtüyordu.Kadın, balkonuna döndü. Şarkısını bir daha söylemedi. Balkon hâlâ oradaydı. İstasyona döndü. Dürbünü masaya bıraktı. Camdaki parmak izleri silinmedi. Çünkü o izler, bir zamanlar olmayan bir hakikatin izlenimiydi.Ve kasaba, o sabah her gün yaşadığı sahte gerçeği yaşamaya tekrar başladı. Çünkü herkes, kendi semblant’ının içindeydi. Gerçeklik değil, onun yokluğuna dair bir düzen vardı kasabada. Ve o düzenin tam ortasında, dün gece bir kez olsun gerçeği yaşamıştı.Kasabanın arka sokaklarından birinde, bir vitrin camının ardında yaşayan bir terzi kadın vardı. Yıllardır aynı kumaşları kesiyor, aynı kalıpları dikiyor ve her sabah kapısının önüne giysiler bırakıyordu. Kasabalılar, bu giysileri sessizce alıyor, giyiyor ve günlerini o giysilerin içinde geçiriyordu. Giysiler konuşmuyordu, ama herkesin ne yapacağını belirliyordu. Dikiş makinesinin sesi, kasabanın uyanışını değil, unutmayı seçtiği şeyleri örtüyordu.Kimse terzi kadına teşekkür etmiyordu. Kimse onunla konuşmuyordu. Çünkü herkes, onun diktiği şeyin ne olduğunu biliyordu ama bilmezden geliyordu. Giysiler, eksiklikleri görünmez kılıyordu. Herkes kendi eksikliğini onun kumaşlarında taşıyordu ama hiç kimse bunu dile getirmiyordu.O sabah, terzi kadın makinesini çalıştırmadı. Kumaşları katladı, iğneleri topladı. Vitrin camının önüne bir sandalye koydu. Oturdu. Ellerini dizlerine koydu. Ve bekledi.Bir çocuk geldi. Sandalyenin yanına oturdu. Kadın ona bir giysi uzattı. Çocuk aldı, baktı, dokundu. Kumaşın dokusunu hissetti. Sonra giysiyi, kadının yanına, sandalyenin üstüne bıraktı.Hiçbir şey söylemedi.Gitti.Kadın başını çevirdi, camdan dışarı baktı. Gözleri, kasabanın meydanına değil, zamanın içine bakıyordu.Çocuk elbiseyi almayınca, her şey değişti. Takvimler değil. Saatler değil. Ama zamanın akışı. Artık hiçbir şeyin üstü örtülmüyordu. Her şey olduğu gibi duruyordu. Eksik, tamamlanmadan. Ve bu, yeterliydi.Kadın gülümsedi. İlk kez, hiçbir şey söylenmeden anlaşıldı. İlk kez, zaman onunla doğdu.Kasaba sustu. Çünkü herkes, o sabah giysi bulamayacağını biliyordu. İlk kez, eksiklikleri örtülmeden dışarı çıktılar. İlk kez, birbirlerinin gözlerine doğrudan baktılar. İlk kez, ne söyleyeceklerini bilmeden konuştular. Elbisesiz yalın.

06.09.2025

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder