Cumartesi Sohbetleri : Ayçiçeklerinin Gölgesinde
Cumartesi Sohbetleri
Ayçiçeklerinin Gölgesinde
Yusuf o sabah mendili cebine değil, kalbinin tam ortasına koymuş gibiydi. Güneş daha tarlaya inmemişti ama onun içi çoktan yanıyordu. Ayakkabıları yoktu, terlikleri yırtıktı, ama en çok gözlerinin içi eskimişti. Kimseye bir şey dememişti. Ne annesine ne öğretmenine ne de arkadaşlarına. Çünkü bazı şeyler söylenmezdi. Sadece taşınırdı. Ve Yusuf, o sabah taşıdığı şeyin ağırlığını ilk kez hissediyordu.Yusuf’un ayakkabıları yoktu. Okula yazlık terliklerle gidiyor, defterlerini annesinin eski bez çantasına koyuyordu. Babası geçen yıl Almanya’ya gitmişti, ama ne para gelmişti ne haber. Annesi, tarlada çalışıyor, akşamları yorgunluktan konuşamıyordu. Yusuf, çoğu zaman aç yatıyor, ama kimseye belli etmiyordu. Okulda sessizdi. Ne çok konuşur ne çok gülerdi. Ama gözleri hep bir şey arardı. Belki bir sıcaklık, belki bir güzellik.O sarı mendili ilk kez Sevgi’nin çantasından sarkarken gördü. Renkli ipliklerle işlenmişti. Kenarları kıvrılmış, ortasında küçük bir çiçek motifi vardı. Yusuf bir an durdu. O mendil, onun dünyasında olmayan bir şeydi. Temizdi. Yeni kokuyordu. Ve Yusuf, o güzelliğe dokunmak istedi. Teneffüste sınıf boşken çantasından aldı. “Sadece biraz bakacağım,” dedi içinden. Ama sonra geri koyamadı. Çünkü bazı şeyler sadece bakmakla yetinilmezdi.Gece boyunca mendili elinde tuttu. Parmaklarıyla kenarlarını okşadı. Ama içindeki sıkışma geçmedi. Sanki mendil, onunla konuşuyordu. Sessizce, ama ısrarla. Sabah, güneş doğmadan önce kalktı. Terliklerini giymedi. Yalınayak yürüdü. Ayçiçeklerinin arasına. Orası, çocukların her şeyi konuştuğu yerdi. Ama bu kez konuşmak değil, susmak istiyordu.Sevgi, Yusuf’un karşısında duruyordu. Mavi elbisesi rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Mendili annesiyle birlikte işlemişlerdi. Her ilmeğinde bir emek, her köşesinde bir sabır vardı. O mendil, sadece bir kumaş değil, bir hikâyeydi. Kaybolduğunu fark ettiğinde, önce şaşırmış, sonra içine bir kırgınlık çökmüştü. Ama Yusuf’un elinde mendili görünce, öfke yerine başka bir şey hissetti: tanıdık bir suskunluk. Çünkü o da bir zamanlar başkasının kalemini çok beğenip geri vermemişti. Yusuf’un gözlerinde bir çocuk kalbinin titrediğini gördü. Uzandı, Yusuf’un ona uzattığı mendili aldı. Katladı. Ama Yusuf’un elini de tuttu.“Bir daha sormadan alma,” dedi. “Ama teşekkür ederim, geri getirdiğin için.” Elif, kahverengi elbisesiyle Yusuf’un arkasında duruyordu. Yaşıtlarından daha uzun boyluydu. Her şeyi fark etmişti. Yusuf’un huzursuzluğunu, Sevgi’nin sessizliğini. Ama kimseye söylememişti. Çünkü bazı şeyler söylenmezdi. O sabah, Yusuf’un arkasında durdu. Gözleriyle “yalnız değilsin” dedi. Ve o sabah, sessizliğiyle en çok konuşan oydu.Kerem, fırfırlı yakalı elbisesiyle solunda duruyordu. Ellerini arkasında birleştirmişti. Başını hafifçe eğmişti. O hep dinlerdi. Yusuf’un mendili aldığını da anlamıştı. Ama onu suçlamadı. Çünkü Yusuf’un gözlerinde, bir çocuğun açlığı vardı. Sadece ekmeğe değil, güzelliğe, temizliğe, sahip olmaya duyulan bir açlık. Kerem, insanların içinden geçenleri kelimelerden önce anlardı. O yüzden sessizdi. O sabah, sadece oradaydı. Yusuf’un yanında. Sevgi’nin karşısında. Elif’in sessizliğinde.Yusuf toprağa oturdu. Ellerini bastırdı. Toprak, her şeyi duyar ama kimseye söylemezdi. O güveni severdi.Güneş, çocukların üzerine eğildi. Işıkları, mendilin ipliklerinde parladı. Ayçiçekleri, başlarını biraz daha eğdi. Sanki olanları onaylar gibiydi. Dört çocuk, güneşin altında bir halka oluşturdu. Aralarında bir şey değişmişti. Daha sessiz, daha derin bir bağ kurulmuştu.Mendil, artık sadece bir eşya değildi. Bir hatırlatmaydı. Güzellik bazen baştan çıkarırdı. Ama geri dönmek, her zaman mümkündü. Ve bazen, bir adım atmak, bir kelime söylemek, bir el uzatmak… insanı yeniden kendine döndürürdü.Ve o sabah, ayçiçeklerinin gölgesinde, dört çocuk büyüdü. Sessizce. Derinden. Gerçekten.Dip not: Ankara resim ve heykel müzesinde sergilenen “Çocuklar” isimli bu resim çağdaş dönem sanatçımız Neşet Günal’a ait. Neşet Günal, özellikle Anadolu insanının yaşamını, yoksulluğunu ve direncini yalın ama güçlü bir biçimde resmeden çağdaş Türk ressamlarındandır. El ve ayakların çıplaklığı, figürlerin hantal ve durağan oluşu, onun gerçekliği tüm çıplaklığıyla aktarma çabasının bir parçasıdır. Bu üslup hem figürlerin çevreyle bütünleşmesini hem de toplumsal deformasyonun izleyiciye doğrudan aktarılmasını sağlar.
20.12.2025
Şevket M. Oğuz
Share this content:











Yorum gönder