Cumartesi Sohbetleri – Akışın içinden doğmak
Cumartesi Sohbetleri – Akışın içinden doğmak
Bu metin, suyun yüzeyinde açılan bir dönüşümün izini sürüyor. Nilüferin zarafetiyle, akışın içinden doğan bir benliğin hikâyesi.
Yıllardır aynı hızla dönüyordu hayatı; sabahları hâlâ çok erken kalkıyordu. Çayı demleyip koltuğuna oturup kitap okumaya başladığında, eskisi gibi okuduğu kitabın satırları arasında kaybolmak yerine, kendi içindeki geniş boşluğu fark ediyordu. Daha önce kitap okurken eski arkadaşlıkların gölgesi, okuduğu kitabın sayfasının tam ortasına düşüp onu rahatsız ederdi. Ama şimdi her şey değişmeye başlamıştı. Bu rahatsızlık, eskisi gibi bir acı değildi; daha çok, bir şeylerin artık eskisi gibi işlemeyeceğini haber veren ince bir çatlak gibiydi.Ve o çatlak, her sabah biraz daha genişliyordu. Sayfaların arasına sızan gölgeler artık onu içine çekmiyor, yalnızca uzaktan bir hatırlatma gibi dokunup geçiyordu. Sanki içindeki boşluk, o gölgeleri yutacak kadar büyümüş; geçmişin ağırlığı, bu genişlikteki izini kaybetmişti. Ne olduğunu tam bilmiyordu ama bir şeyin yer değiştirdiğini, bir şeyin artık eskisi gibi olmadığını hissediyordu.Çaydanlığın sesi onu şimdiye çağırdığında, yalnızca güne dönmüyordu; kendi içine dönüyordu. Günün akışına kapılmak kolaydı, ama o kolaylıkta bir uyuşukluk, bir teslimiyet vardı.İşinin ortasında bir kelimeyi yanlış duyduğunda, bir anlığına boşluğa baktığında… içinden bir şey çekiliyor, ama bu kez o boşluk onu korkutmuyordu. Eskiden ter basardı. Eskiden çocuk gibi savunmasız kalırdı. Eskiden kendine “kimse fark etmiyor, gülümse” diye fısıldardı. Şimdi ise başka bir şey fark ediyordu: Kimsenin fark etmemesi, onun eksikliği değil, onların sınırlılığıydı. Yıllarca gereğinden fazla verdiğini anladığında, bu fark ediş onu ezmedi; aksine, içinden bir güç yükseldi.
“Demek,” dedi, “ben onları anlamaya çalışırken, onlar beni yüzeyden izlemiş. O hâlde benim derinliğim bana ait.”
Bu cümle, içindeki eski benleri birer birer çözdü. Onlara acıdı, ama artık onlara bağlı değildi. İnsanların telaşına baktı. Hepsi kaçıyordu, ama nereye kaçtıklarını bilmiyorlardı.
Onun kayboluşuna seyirci kalmaları, artık bir ihanet değil, bir açıklamaydı: Onlar, kaybolanı görebilecek gözlere sahip değildi. Ve o an, içinden bir cümle yükseldi: “Sizi hesaba katıp yola çıkanlara yazıklar olsun” Bu cümle, bir öfke değil, bir kopuştu. Bir bağın çözülüşü. Bir zincirin düşüşü. Sonra kendi kendine fısıldadı: “Siz beni tanımıyorsanız, ben de sizi hiç bilmiyorum. Buna da üzülmüyorsunuz. Daha beter olun.” Bu söz, bir lanet değil, bir özgürlüktü. Çünkü ilk kez, başkalarının gözünden değil, kendi içinden konuşuyordu. Ve o anda, içindeki ağırlık hafifledi. Sanki yıllardır taşıdığı görünmez yük, birdenbire yere bırakılmıştı. Günler geçtikçe, içinde sessizce büyüyen bir şey vardı. Dışarıdan bakıldığında hâlâ aynı insandı; aynı adımlarla yürür, aynı sesle konuşur, aynı masaya otururdu. Ama dikkatle bakan biri, yüzündeki çizgilerin arasında yeni bir ışığın kıpırdadığını fark edebilirdi. Sanki uzun zamandır kapalı duran bir kapı, içeriden hafifçe aralanmıştı. O kapının eşiğinde, eski benliğinin dökülen parçaları duruyor; ama o parçaların arasından, daha önce hiç görmediği bir kıvılcım yükseliyordu. Bu kıvılcım, kusursuzluktan değil, tam tersine, yaşadığı kırılmaların bıraktığı ince yarıklardan sızıyordu. Ne kadar bastırsa da ne kadar görmezden gelse de o sızıntı büyüyor, kendi yolunu buluyordu. Bir sabah, çaydanlığın buharı camı buğularken, kendi yüzünün silik yansımasına baktı. O yansıma, artık eskisi gibi tek bir yüz değildi. İç içe geçmiş katmanlar, birbirine değmeden duran izler vardı.
Ve o an anladı: Onu taşıyan, eski sağlamlığı değil, kırıldığı yerlerden içeri sızan o yeni haldi. Bu hâli sevdi. Artık yalnızca akan dereyi seyreden biri değildi. Bir zamanlar Herakleitos’ un söylediği gibi, suyun kıyısında durup akışın anlamını çözmeye çalışmıyor; doğrudan dereye giriyor, suyun soğukluğunu teninde hissediyor, akıntının onu nereye götürmek istediğini dinliyordu. Bu, bir cesaret gösterisi değildi. Bir meydan okuma hiç değildi. Sadece kendi yolunu bulmuş birinin doğal hareketiydi. Dereye giremeyenlere bakıyordu bazen. Kıyıda durup suya dokunmaya çekinenlere, ayaklarını ıslatıp geri adım atanlara, akıntının sesini duyup ürperenlere… Ama onları kınamıyordu. Onların korkularını anlamaya çalışmıyordu bile. Her birinin kendi zamanı, kendi hâli, kendi akışı vardı. O ise artık kendi akışındaydı. Suyun içinde yürürken, dışarıdaki sesler boğuklaşıyor, insanların telaşı suyun yüzeyinde kırılıp dağılıyordu. Bir zamanlar onu içine çeken o telaş, şimdi uzaktan gelen bir uğultudan ibaretti. Kıyıdaki insanlar ona bakıyor, bazen şaşırıyor, bazen anlam veremiyordu. O ise sadece gözlerini kaldırıp onlara bakıyordu. Ne bir çağrı vardı bakışında ne bir davet ne de bir yargı. Suyun içine giren biri, kıyıda duranlara kızmaz. Çünkü bilir: Herkes kendi derinliğine kendi zamanında iner.
Ve o, nihayet kendi zamanına varmıştı. Ve suyun içinde yürüdüğü o uzun günlerden birinde, akıntının sesi yavaşça değişti. Artık yalnızca suyun üzerinde yürüyen biri değildi; suyun kendisine dokunan, onunla nefes alan bir varlığa dönüşüyordu. Bir süre sonra, ayaklarının altındaki taşların hissi kayboldu. Suyun serinliği, teninden içeri doğru işliyor; akıntı, onu taşıyor; o da akıntıya direnmeden, onunla dalgalanıyordu. Kıyıda duran bitkiler hâlâ oradaydı. Kökleri toprağa bağlı, suya ancak belli bir mesafeden dokunabilen, akıntının çağrısına karşı temkinli duran bitkiler…
O ise artık onlardan uzaklaşmıştı. Karadan suya girmiş diğer bitkilerin bile ulaşamadığı bir yere doğru ilerliyordu. Bir gün, suyun yüzeyinde hafifçe salınırken, kendi görüntüsüne baktı. O görüntü artık bir insanın görüntüsü değildi; suyun üzerinde açılan ince, zarif bir şekle dönüşmüştü. Ve o an anladı: Artık bir nilüferdi. Kökleri suyun derinliklerine uzanan, yaprakları akıntıyla birlikte nefes alan, rüzgârın dokunuşuyla hafifçe titreyen bir nilüfer. Suyun serinliğini ve ıslaklığını duyuyor, her dalgada yeniden doğuyordu. Toprağın ağırlığından, insanların telaşından, kıyının gürültüsünden uzaklaşmıştı. Bütün istediği, uçsuz bucaksız suydu. Ve su, onu her zaman bütünlüğünde saracaktı. Artık ne bir kalabalığın içinde kayboluyordu ne de başkalarının gözünde bir anlam kazanmaya çalışıyordu. Suyun üzerinde, kendi sessizliğinde, kendi akışında, kendi varlığında duruyordu. Ve nihayet, kendi yerine varmıştı.
17.01.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:






Yorum gönder