Cumartesi Sohbetleri
Cumartesi Sohbetleri
Oraya gitme demedim mi sana, seni yalnız ben tanırım demedim mi?Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi Ben’im?Bir gün kızsan bana, alsan başını, yüz bin yıllık yere gitsen, dönüp kavuşacağın yer Ben’im demedim mi?Demedim mi şu görünene razı olma, demedim mi sana yaraşır otağı kuran Ben’im asıl, onu süsleyen, bezeyen Ben’im demedim mi?Ben bir denizim demedim mi sana?Sen bir balıksın demedim mi?Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın, senin duru denizin Ben’im demedim mi?Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?Demedim mi senin uçmanı sağlayan Ben’im, senin kolun kanadın Ben’im demedim mi?Demedim mi yolunu vururlar senin, demedim mi soğuturlar seni.Oysa senin ateşin Ben’im, sıcaklığın Ben’im demedim mi?Türlü şeyler derler sana demedim mi?Kötü huylar edinirsin demedim mi?Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?Yani beni kaybedersin demedim mi?Söyle, bunları sana hep demedim mi?Mevlâna Celaleddin Rumi Demedim mi?Şehrin en eski çarşısında, taşların arasında kaybolmuş bir ses yankılanırdı. Gürültünün içinde, kalabalığın arasında, hiçbir zaman tam olarak duyulmayan ama hep hissedilen bir fısıltı:”Demedim mi?”Bu sözün sahibi Hazan Dede, yıllardır çarşının bir köşesinde oturur, yanına gelen herkese aynı cümleyi söylerdi. Gençler ona güler, yaşlılar başlarını sallardı. Kimi onu bir meczuptan farksız görür, kimi ise içindeki hikmeti sezmek isterdi. Fakat kimse tam anlamıyla kavrayamazdı.Bir gün, şehrin genç bir şairi, dedenin yanına geldi. Sözlerin peşine düşmeye karar vermişti.— Efendim, sürekli “Demedim mi?” diyorsunuz. Ama kime söylüyorsunuz, neyi anlatıyorsunuz?Dede gülümsedi, bakışlarını uzaklara dikti:— “İnsan, her cevabı kalbinin derinliklerinde bilir. Ama kulak vermez, unutmayı seçer. Ben, sadece onlara kendi seslerini hatırlatıyorum.”O gece, yıldızların altında oturan şair, geçmişine dönüp baktı. Çocukken hissettiği korkular, gençken yaptığı hatalar, sevdiği ama kaybettiği insanlar… Hepsi bir noktada ona “Demedim mi?” demişti. Ama o duymamıştı.Rüzgârın getirdiği fısıltılar ona gerçeği anlatıyordu: Sezgi, yalnızca bir his değil, bir kılavuzdu. İnsan kendi iç sesini bastırdığında, aslında hayatın ona verdiği mesajları duymazdan geliyordu.Bir gece, çarşının en sessiz köşesinde otururken Hazan Dede’nin bir zamanlar söylediği başka bir cümleyi hatırladı:— “Senin ateşin benim, sıcaklığın benim… Demedim mi?”Bu söz, bir öğüt değil, bir hakikatti. İnsan, içine doğan hisleri dışarıdan gelen bir işaret gibi görürdü. Oysa her şey zaten içindeydi. Kendi korkuları, arzuları, umutları… Ateşi ve sıcaklığı da. Sezgi, dış dünyadan gelen bir işaret değil, insanın kendi içinde yanmaya başlayan bir kıvılcımdı. Kişi aklı ile değil sezgileriyle hareket etmeye başlarsa içindeki ateşi keşfederdi. Tam o anda, çarşıdaki eski bir taşın üzerinde başka bir cümle gördü. Rüzgâr, bu kelimeleri ona usulca taşıyor gibiydi:— “Kuşlar gibi uzağa gitme, demedim mi? Senin uçmanı sağlayan benim.”Şair, ne kadar uzağa giderse gitsin, içindeki sesin hep onunla olduğunu fark etti. İnsan bazen kaçmak isterdi, rüzgâra kapılıp bilinmeyene savrulmak isterdi. Ama gerçek yolculuk, uzaklara gitmek değil, kendine dönmekti.Tam o anda, içinde bir başka fısıltı daha yankılandı. Dede’nin varlığını hissetti:— “Ben bir denizim, demedim mi sana? Sen bir balıksın, demedim mi? O kuru yerlere gitme sakın, senin duru denizin benim, demedim mi?”Şair, şimdiye kadar anlamadığı bir gerçeği kavradı: İnsan, ait olduğu yerde kalmalıydı. Sezgi, ona yol gösterirken, aslında onu kendi özüyle buluşturuyordu.Tam o anda rüzgâr bir kez daha konuştu. Çarşının eski duvarları arasında, yıllar önce söylenmiş bir başka söz daha yankılandı:— “Demedim mi sana yaraşır otağı kuran benim asıl, onu süsleyen bezeyen benim, demedim mi?”Şair durdu, düşündü. Dede, ona dünyanın yalnızca uzaklara kaçmaktan ibaret olmadığını, insanın ait olduğu yerde kök salması gerektiğini anlatıyordu. Güzel olanı inşa eden, ona şekil veren hep içimizdeki sezgiydi. İnsan, ruhunun otağını yanlış yerlere kurarsa, orada huzuru bulamazdı.Ve tam o anda, en derin fısıltı geldi:— “Ölmezlik kaynağımı kaybedersin, demedim mi? Yani beni kaybedersin, demedim mi?”Şair, bu sözlerin ağırlığını hissetti. Ölmezlik kaynağı, yalnızca bir varlığın sonsuzluğu değil, insanın kendi içsel ışığıydı. Eğer sezgisini, özünü, hakikatini kaybederse, aslında Hazan Dede’yi de kaybedecekti. Çünkü Dede, yalnızca dışarıda bir bilge değil, herkesin içinde saklı bir ışıktı.O an, anlamıştı ki Hazan Dede yalnızca bir bilge değil, bir aynaydı. İnsanların kendi iç sesini duyabilmesi için bir yankı yaratıyordu.O gece, şiirinin son dizelerini yazdı:”Ne zaman susturdun içindeki sesi?Ne zaman fark ettin ama yine de vazgeçmedin?Rüzgâr söylemişti, yıldızlar fısıldamıştı.Sen duymadın mı? Demedim mi?”Bu dizeler, dilden dile yayıldı. İnsanlar yalnız kaldıklarında, hatalarını düşündüklerinde, geçmişin gölgelerinde kaybolduklarında bu şiire sığınmaya başladılar.Ve çarşıdan geçen bir çocuk, duvarlardaki eski yazıları okudu. Fısıldadı: “Demedim mi?” Ve o an, herkesin bir gün duyması gereken en gerçek ses yankılandı.Çünkü bazen en büyük bilgelik, çoktan içinde fısıldanmış bir cevaptır.Sadece duymayı seçmek gerekir.Sezgi, her zaman oradadır.Ateş de sıcaklık da.Kanatlar da.Deniz de. Otağ da.Ve sonsuzluk da.Şair, yıllar sonra çarşının eski sokaklarında yeniden yürüdüğünde, duvarlardaki yazılar silinmişti. Ama “Demedim mi?” cümlesi hâlâ havada asılı duruyordu. Artık onu duvarlardan değil, kendi kalbinden işitiyordu.İnsan, bazı sesleri unutamaz. Çünkü o ses, aslında kendi içinde yankılanan bir bilgeliktir. Belki Hazan Dede artık görünmüyordu. Ama onun sesi, insanın içinde yaşayan bir aynaydı.Son söz: Ve bu aynaya bakan herkes, en sonunda şu soruyu fısıldadı:”Demedim mi?”
08.11.2025
Şevket M. Oğuz
Share this content:








Yorum gönder