Cumartesi sohbetleri

Gözlemci Camın Ardında Unutulanlar İçin Bir Bekçilik Güncesi

.

İnsanları gökyüzüsüz bıraktıkları yerdeki yaz; garip, boğucu bir yazdı ve ben İstanbul’da ne aradığımı bilmiyordum. Hür olamama ihtimali zaten yeterince sersemletici iken, bir de havası terle ağırlaşmış şehrin sokaklarında gördüğüm yüzler kendi küçük dünyamı sorgulatır olmuştu. Olaylar, herhangi bir yurttaş olmaktan öte benimle doğrudan ilişkili değildi belki. Ama yine de kendimi dışarıdan bir izleyici olarak konumlayamadım. Hem içindeydim hem kenarında duruyordum. Görüyordum ama yanlarında kalamıyordum. İşte bu yüzden gözlemciydim: ne dahil ne hariç; sadece bakışı tutturan bir yerdeydim. Vatan sevgisi, Allah korkusu gibi kavramlar yeniden yazılırken ben, kendi hapishanemde balık ölüsü gibi asılı duran giysilerime burnumu sürüp, bir zamanlar sevine sevine elde ettiğim başarıları kokluyordum. Başardığım her şey, beni biraz daha eksik kıldı; çünkü arzu ettiğim şey, hiçbir zaman elde ettiklerim değildi.Herkes bir yerlerdeydi, fiziken olsa yine iyi, çoğu ruhen de fişi çekmişti, bense şehri bekleyen bir Don Kişot gibiydim. Bekçilik çok yalnız bir meslek. Kar tatilinde yananlara, yazın sıcakta yanan ormanlara, bıçaklanıveren anne kuzularına, içeride sesini duyuramayanlara, zeytine, köpeklere, seçilme hakkı elinden alınanlara, öğrencilere, ne bileyim sanki ülkenin yarısına bekçilik yapıyordum. Ama onların haberi yoktu bundan, yalnız hissetmem ondan. Bir de çalışanlar vardı. Adliyede, tarlada, vardiyada, okulda, klimalı ofislerde çalışıyordu bir kesim. Hayat onlar için daha durağandı, belki kafalarını dağıtıyorlardı kazandıklarına şükür deyip, gıpta ediyordum onlara ve biraz da eski kendime. Ama artık ben, Foucault’nun tarif ettiği o görünmez gözetim katmanında yerimi almıştım. Sistem işliyordu ama kimse ona bakanı görmüyordu. Görmeyenlerin gözetleyeni olmak, en sessiz iktidar biçimiydi. Ben bu sessizliğe sadık kalan bir gözlemciydim. Anlayamadığım şuydu belki de arzularımı gerçekleştirirken çözüm sürecimi kendim bulmalıydım, yazıyorum sürekli bu yüzden. Yazmak, bekçilik ettiklerimle konuşma şeklim. Anılar şekil değiştiriyor yazdıkça, sabit kalmamalarını seviyorum, yoksa kalbin tekrar tekrar kırılması dayanılmaz olurdu. Çok nadiren evden çıkıp vapurla ulaşılabilecek yerlere gidiyorum, tabelalarını bildiğim. Bugün de sinemaya gideceğim. Sokaklarında yürürken, şehre yabancı gibi hissediyorum kendimi. Yurdum neresi? Evim neresi? Eskiden belliydi bu soruların cevabı. Şimdi, evdeyken bile bilmiyorum.Bu dünya bir pencere, her gelen bakar gider.Vapurdaki pencereyi silmedim. Tuzlu su lekeleri, güneşin zamanla döndürdüğü gri tonlar hâlâ orada; çünkü dünya da silinmezdi. Camın ardında dalgalar birbirini kovalıyor, ama bir yere ulaşmıyor. Ben de öyleyim: hem yoldayım hem olduğum yerdeyim.“Bu dünya bir pencere,” diye geçiriyorum içimden. “Her gelen bakar, gider.” Ama kimse camın ardını sormaz. Denizin ötesi değil, bakışın ardıdır beni ilgilendiren.Yanımda oturan yaşlı adam gazeteyi katlamış, bir sayfa geri dönüyor sürekli; sanki haberi yeniden yaşamak istiyor. Karşımda bir kadın, telefonuna dalmış. Parmakları ekrana hafif dokunuyor ama yüzü uzaklara bakıyor belki başka bir pencereye.Ben sadece seyrediyorum. Bir pencereyi değil, pencereye bakanları. Deniz kıyısı yaklaşırken dalgaların sesi hafifçe içimde yankılanıyor. Ve ben… hâlâ bekçilik yapıyorum.Bakanların unutmayı seçtiği camların önünde duruyorum.Gideni değil, gidişini izliyorum.Sinemaya girdim. Salon yarı doluydu ama kimse birbirine bakmıyordu. Herkes kendi sessizliğini getirmişti yanında. Koltuğa oturdum, ışıklar söndü. Film başladı: bir adam, bir dava, bir inanç. David Gale’in hikâyesi akıyordu perdeye, ama ben sadece izlemiyordum gözlemliyordum.İdam cezasına karşı çıkan bir adamın, kendi hayatını bir fikir uğruna feda edişini izlerken, içimde bir şey kıpırdadı. Arzunun nesnesi değil, onun uğruna yürüdüğümüz yoldu önemli olan. Gale’in yaptığı da buydu: hakikatin kendisine değil, ona ulaşma çabasına sadık kalmak.Film boyunca gözüm perdeye değil, onun etrafına takıldı. Işıkla karanlık arasındaki o ince çizgiye. Çünkü ben artık oradayım: gözlemciyim. Ne Gale’in yerindeyim ne Bloom’un. Ama onların yürüdüğü yolu izliyorum.Filmdeki sınıf sahnesi takıldı aklıma.Fanteziler gerçek dışı olmak zorundaydı çünkü elde edilen şey artık istenmezdi. İstek, eksik olanla var olurdu. Arzunun nesnesi değil, onun fantezisiydi önemli olan.Pascal da bu nedenle “sadece gelecekteki mutluluğun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz” demişti.Avlanmak, öldürmekten daha zevkliydi.“Ne dilediğine dikkat et,” diyordu o kadim uyarı; çünkü dileğin gerçekleştiğinde artık seni mutlu etmezdi.Lacan’ın sesi yankılandı içimde:İsteklerin peşinden yaşamak değil, fikirler ve idealler uğruna yaşamak gerekiyordu.Hayat, sahip olduklarınla değil; yaşadığın samimiyet, şefkat ve özveri anlarıyla anlam bulurdu.Belki de gerçekten insan olmanın yolu, başka hayatları gözlemlemekle geçiyordu; dokunmadan, değiştirmeden, yalnızca hissederek.Film bittiğinde ışıklar açıldı; insanlar kalktı, gittiler. Ama ben hâlâ oturuyordum. Çünkü bazı hikâyeler bitmez, sadece gözlemlenmeye devam eder. Ve ben… o gözlemlerin bekçisiyim.Hiçbir şeye varmak istemiyorum artık; sadece adımlarımın sesi olsun diye yürümek yeterli.

08.08.2025

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder