Cumartesi sohbetleri : Adı Olmayanın Mendili

Adım yoktu…
O sabah, eski bir sokağın Arnavut kaldırımlarında yürüyordum. Benim adım yoktu ama herkes beni bir şeyle çağırırdı. Biri bana “gölge” derdi biri “sessizlik” biri “ev”
Yürürken, bir evin önünde durdum. Duvarları vardı ama kapısı yoktu. Pencereleri vardı ama içeri bakmazdı. Bu ev, bir zamanlar benim içimdeydi. Şimdi ise dışımda. İçeri girdim. Kimse karşılamadı. Ama bir sandalye vardı, tam benim oturacağım gibi. Bir masa, üstünde bir fincan. İçinde ne olduğunu bilmediğim ama kokusunu tanıdığım bir şey. Eski bir çekyatın kütüphane kısmında Meydan Larousseların arasında bir kitap vardı. Daha önce hiç görmediğim bir kitap. Sayfaları boştu. Ama her sayfayı çevirdiğimde sayfa doluyordu. Bir anı beliriyordu: Bir çocukluk yazı, anneannemin bakışı (bir unutulmuş bakış). Son sayfada hiçbir şey çıkmadı. Tamamen boştu. Cebimden Bengü’ nün hediye ettiği dolmakalemi çıkardım bir kelime yazdım.
“İlişki”
O kelime, evin duvarlarında yankılandı. Sanki ev, o anda biraz daha gerçek oldu. Çünkü bu ev, bir yer değildi. Bir haldi. Birinin yanında kaybolmaktı. Birinin sessizliğinde evde olmaktı. Gözlerimi kapattım. Mevsim sonbahardı. Sokakta lodos esiyordu. Ama içeride bir sıcaklık vardı. Adı olmayan bir sıcaklık. Herkesin bir yerlerden tanıdığı. Ama kimsenin tam anlatamadığı.
Gözlerimi kapattığımda, evin içindeki sıcaklık yükseldi. Ama bu sıcaklık, kelimelerden değil, unutulmuş anıların içinden akıyordu. Kış günlerinde Vezüv gaz sobasının sıcaklığında soba bacasına asılmış karda ıslanmış pantolonun üzerinden damlayan damlalar gibi. Tekrar yazdığım kelime gözümde canlandı. “İlişki”
İnsan ilişkileri…
Birbirine dokunmadan hissedebilmek. Birinin yanında susabilmek. Onu hiç konuşmadan dinleyebilmek. Birinin gözünde kendini görebilmek. Ama ne kadar zor artık. İnsanlar birbirine yaklaşırken, sanki bir şey eksiliyor. Bir kelime, bir niyet, bir zaman. Sevmek zor. Güvenmek daha da zor. Çünkü herkes bir şeyden kaçıyor. Ama kimse ne olduğunu tam bilmiyor.
Ben çocukken babaannem sobanın yanına oturur, ellerini dizlerine koyar, gözlerini uzaklara diker, sobanın içinden gelen çıtırtılarla bir hikâye anlatmaya başlardı. Zeus’un insanları nasıl yarattığını anlatan bir hikâye. İki kafalı, dört kollu, dört bacaklı bir varlık. Birlikte çok güçlüydüler. O kadar güçlü ki, tanrılar bile korktu. Ve Zeus, onları ayırdı. İki bedene böldü. Birbirlerinden uzaklaştırdı. Çünkü birlikteyken, insanlık tanrılara yaklaşacak kadar güçlüydü. O günden beri herkes, diğer yarısını arıyor. Ama ben artık emin değilim. Gerçekten arıyor muyuz? Yoksa sadece unutmak için mi bakıyoruz birbirimize? Anlık hazların peşinde, her ihtimali yakıyor muyuz? Bir tek gözyaşı bile dökmeden.
Evdeyim hâlâ. Ama bu ev, bir yer değil. Birinin yanında kaybolduğum an. Birinin sessizliğinde kendimi duyduğum an. İlişki, belki de budur. Bir kelime değil. Bir hal. Bir izlenim. Bir tanıklık.
Ve ben, bu evde, adı olmayan bu sıcaklıkta, herkesin bir yerlerden tanıdığı ama kimsenin tam anlatamadığı o şeyin içinde, sessizce oturuyorum.
Oturuyordum.
Sandalye hâlâ tam yerindeydi. Fincan soğumuştu ama kokusu kalmıştı. Ve o anda, evin sessizliğinde bir ayak sesi duyuldu. Çok hafif. Sanki biri yürümüyordu da hatırlanıyordu. Kapı yoktu. Ama biri içeri girdi. Yüzünü görmedim. Ama varlığı, soba bacasından damlayan o su gibi içime aktı. Hiç konuşmadık.
O, kitaplığa yöneldi. Benim yazdığım kelimeyi gördü:
“İlişki.”
Bir süre baktı. Sonra cebinden bir şey çıkardı. Bir mendil. Bayram mendili nakışlı. Üzerinde bir harf vardı. Belki bir isim, belki bir iz. Kitabın son sayfasına o mendili bıraktı. Ve hiçbir şey demeden, evin duvarlarına dokundu. Sanki duvarlar onunla biraz daha görünür oldu.
Sonra gitti.
Ama ben artık yalnız değildim. Çünkü ilişki, birinin yanında kalmak değilmiş. Birinin sessizliğinde iz bırakmakmış. Ve o iz, bir kelime gibi değil, bir sıcaklık gibi kalırmış.
Ben hâlâ buradayım. Ben adsız.
Adı olmayan bir evde.
Ama artık bir kelime daha var içimde:
“Tanıklık.”
Bugün, bir mendil seç. Üzerine bir harf yaz. Belki bir isim, belki bir iz.
Sonra bir kelime düşün:
Seni bir zamanlar evinde hissettiren. O kelimeyi bir kâğıda yaz. Ve sessizce bir yere bırak. Kimse görmesin.
Ama sen hatırla.
Çünkü ilişki, bazen sadece hatırlamaktır.
Fotoğraftakiler:
Hüsniye Tuncay (Anneannem)
İhsan Tuncay (Dayım)
23.08.2025
Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder