ERGENEKON DESTANI
ERGENEKON DESTANI
Eski çağlarda, bozkırların sonu görünmeyen ufuklara uzandığı zamanlarda, Türk boyları geniş topraklarda yaşayan güçlü bir milletti. At sürmeyi bilirler, demiri işlerler, savaşta korku nedir tanımazlardı. Obaları rüzgârın yönüne göre kurulur, gök kubbenin altında özgür yaşarlardı. Üstlerinde Kök Tengri, altlarında yağız yer vardı.
Fakat zaman geldi, düşman boylar birleşti. Sayıları çoktu, kinleri büyüktü. Uzun süren savaşlar oldu. Günlerce, aylarca süren çarpışmaların sonunda Türkler büyük bir yenilgiye uğradı. Yurtları yakıldı, obaları dağıldı, savaşçıların çoğu kılıçtan geçirildi. Sağ kalan az sayıda insan, kadınları, çocukları ve birkaç savaşçıyı yanına alarak dağlara doğru kaçtı.
Kaçanlar günlerce yürüdü. Önlerinde sarp kayalar, arkalarında düşman vardı. Umutları tükenmek üzereyken, yüksek dağların arasında gizli kalmış bir vadi buldular. Bu vadi dört bir yanı geçit vermez dağlarla çevriliydi. İçinde su vardı, otlak vardı, av vardı. Dışarıdan görünmez, içeri girilmez bir yerdi. Bu yere Ergenekon dediler.
Türkler burada yaşamaya başladı. Yıllar geçti. Çocuklar doğdu, boylar çoğaldı. Demirciler demir dövdü, avcılar dağlara çıktı, atlar yetiştirildi. Ergenekon dar bir vadiydi ama bereketliydi. Türkler burada güçlendi, çoğaldı, yeniden bir millet oldu.
Fakat zamanla vadi dar gelmeye başladı. Nüfus arttı, obalar sığmaz oldu. Beyler toplandı, ak sakallılar konuştu. Dediler ki:
Atalarımızın yurdu dışarıdadır.
Biz burada saklanarak yaşayamayız.
Çıkış yolu bulmalıyız.
Vadinin her yanı araştırıldı. Dağlar çok yüksekti. Geçit yoktu. Kayalar sertti. Hiçbir yerden çıkış bulunamadı. Tam umutlar tükenmek üzereyken, yaşlı bir demirci dağın bir yanında kara bir kaya gördü. Kayaya vurduğunda demir sesi geldi.
Demirci dedi ki:
Bu dağ taştan değil, demirdendir.
Demir eritilirse yol açılır.
Bunun üzerine Türkler büyük bir ateş hazırladı. Ormanlardan odun kesildi, kömür yapıldı, körükler kuruldu. Demirciler başına geçti. Günlerce ateş yakıldı, körükler durmadan üflendi. Ateş büyüdü, dağ kızardı, demir erimeye başladı. Sonunda dağ yarıldı. Ergenekon’un duvarı açıldı.
Önlerinde dar bir geçit vardı, ama yol bilinmiyordu.
Tam o sırada, gri tüylü bir bozkurt ortaya çıktı. Sessizce yürüdü, dönüp geriye baktı. Sanki çağırıyordu. Türkler onun peşine düştü. Kurt önden gitti, insanlar arkasından yürüdü. Günler süren yolculuktan sonra dağlar aşıldı, vadiler geçildi, bozkır yeniden göründü.
Türkler Ergenekon’dan çıkmıştı.
O gün ateş yakıldı. Demir dövüldü. Davullar vuruldu. Şenlik kuruldu. O gün, yeniden doğdukları gün sayıldı.
Bu yüzden her yıl baharın geldiği gün, ateş yakıldı, demir dövüldü, bayram yapıldı.
O güne Nevruz dendi.
Nevruz, Türk için yalnız baharın gelişi değil,
esaretten çıkış,
yok oluştan dönüş,
yeniden diriliş günü oldu.
Ve Türkler o günden sonra ne zaman zor durumda kalsa,
Ergenekon’u hatırladı.
Ateşi hatırladı.
Demiri hatırladı.
Kurdu hatırladı.
Ve göğe bakıp şöyle dedi:
Üstte Kök Tengri,
altta yağız yer durdukça,
Türk milleti yok olmaz.
Share this content:






Yorum gönder