Bir Delinin 5 Ortalı Kareli Harita Metod Defteri – Bölüm III

Bir Delinin 5 Ortalı Kareli Harita Metod Defteri – Bölüm III

Gökyüzü bugün gri değil; gri olmayı seçmiş.
Sanki mavi olmaktan yorulmuş da bütün renklerini askıya asıp tek bir karara varmış: belirsizlik.

Yağmur ince, ısrarcı ve kişisel.
Camın üzerine düşerken yalnızca cama değil, içeriye de değiyor.
Damla dediğin şey küçük bir hatırlatmadır…
Yukarıda bir yerlerde hâlâ bir şeyler oluyor.

Damlalar düzensiz.
Biri hızlı, biri kararsız.
Biri fikrini değiştirip cama varmadan kayboluyor.

Gökyüzü o kadar alçalmış ki çatıya yaslanmış gibi.
Şehir kurşun kalemle çizilmiş; konturlar var ama içi boyanmamış.
Sokak lambaları gündüz vakti yanıyor.
Bu, dünyanın kendine güvenmediği anlamına gelir.

Pencerenin demirleri ıslak.
Demir ıslanınca daha dürüst oluyor.
Pas saklanamıyor.

Bugün odadan çıkmayacağım…


Oda küçük değil, sadece köşeleri fazla.
Normal bir odada dört köşe olur.
Benim odamda köşeler bazen beşe çıkıyor.
Dün akşam altıncıyı gördüğüme eminim ama sabah yoktu.
Muhtemelen utanıp saklandı.

Duvarlar açık krem ama yağmurlu günlerde daha düşünceli görünürler.
Sanki içlerinden biri istifa etmiş gibi.
Tavanda ince bir çatlak var; bir harita gibi uzanıyor.
Bazen Norveç’e benziyor, bazen kalp grafiğine.

Yağmuru ve şehri izlemek için pencereye yöneldim.
Pencere büyük sayılmaz ama iddialı.
Perde yarıya kadar açık.
Cam buğulu.
Dışarıyı net görmüyorum ama zaten netlik abartılmış bir kavram.

Camın önünde durdum.
Bahçedeki kurumuş havuz suyla dolmuş.
Yüzey pürüzsüz değil.
Sanki biri içeriden karıştırıyor.

Bir an için gerçekten yüzdüğümü düşündüm.
Sonra hatırladım.
Yüzmek başka bir şeydi…

Dışarıda gri bir şehir var.
Çatılar ıslak.
Yağmur ince ama kararlı.
Sanki gökyüzü büyük bir sabırla damlıyor.
Sokakta siyah şemsiyeler yürüyen mantarlara benziyor.
Bir adam şemsiyesini ters çevirmiş, içine su dolmuş.
Belki bilinçli yapmıştır.
İnsan bazen su biriktirmek ister.

Sol köşede kitaplık var.
Kitaplar dizili ama aralarında bir kitap diğerlerinden biraz daha öne çıkmış.
Sanki konuşmak istiyor.

“Ne var?” diyorum.
“Beni okumadın,” diyor.
“Okudum.” diyorum.
Bu da çok olmaya başladı…


Lambam sarı ışık veriyor.
Gündüz olmasına rağmen açık.
Yağmur ışığı yutuyor.
Lamba hafif titriyor.

“Korkuyor musun?” diye soruyorum.
“Hayır,” diyor. “Ama sen karanlığı seviyorsun. Ben seni bozuyorum.”
Bu bir suçlama mı?
Işıklar genelde masumdur.
Ama bu lamba beni ifşa etmeyi seviyor.


Masam pencerenin önünde.
Üzerinde defter ve saat var.
Saat tik tak etmiyor.
Sessiz bir saat.
Dijital.
Kırmızı rakamları var.
14:17.

Beş dakika sonra tekrar bakıyorum: 14:17.
“İlerlemiyor musun?” diyorum.
“Sen de ilerlemiyorsun,” diyor saat.
Adil değil.
Zamanla tartışılmaz.
Zaman kazanır.


Deftere dönüyorum.
Kapağı hafif kabarmış.
Nemden mi, içerdiği düşüncelerden mi bilmiyorum.

Deftere soruyorum:
“Bugün ne yazmalıyım?”
Defter cevap veriyor:
“Beni kapat.”

Bugün herkes bana atar/gider yapıyor.
Toplantı yapmam lazım.
Sorunun ne olduğunu öğrenmem şart.


Pencereye tekrar yaklaşıyorum.
Yağmur hızlanmış.
Karşı apartmanın duvarından su akıyor.
Bir kadın balkonunda çamaşırları topluyor.
Geç kalmış gibi görünüyor.
Bir tişört yere düşüyor.
Kadın bakmıyor.
Belki düşen şey çamaşır değildir.

Bir çocuk su birikintisine bilerek basıyor.
Annesi kızıyor.
Çocuk gülüyor.
Su sıçrıyor.

O an dışarısı daha canlı.

İçerideyim.
Çıkmıyorum.
Çıkmakla ilgili bir plan yapmıyorum.
Plan yapmamak da bir plan sayılır mı?


Sandalyeye dönüyorum.
“Ben deli miyim?” diye soruyorum.
Sandalye gıcırdıyor.
“Ben seni taşıyorum,” diyor. “Bu yeterince zor.”
Bu da doğru olabilir.


Odamın tavanında küçük bir çatlak var.
İnce, yıldırım gibi.
Ona uzun süre bakınca büyüyor.
“Düşecek misin?” diye soruyorum.
“Henüz değil,” diyor çatlak.
“Ama her şey düşer. Sen de.”
Bu biraz fazla dürüst oldu.


Artık toplantı zamanı.

Boğazımı temizledim.
Yağmur dışarıda alkış gibi devam ediyor.
Saat 14:17’de sabit bir tehdit gibi duruyor.

Masaya hafifçe vurdum.

“Dikkat dikkat” dedim.
“Olağanüstü Oda Toplantısı başlıyor.
Gündem maddesi tek:
Benimle sorununuz ne?”

Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra lamba titredi.
Sandalye gıcırdadı.
Defter kapağını milim oynattı.
Saat kırmızı rakamlarını biraz daha parlattı.
Camdan ince bir damla aşağı kaydı.

Toplantı yeter sayıya ulaştı.


Ben: “Saat, seninle başlayalım. Benimle sorunun ne?”
Saat (14:17): “Benim sorunum yok. Ben ölçerim.”
Ben: “Ama ilerlemiyorsun.”
Saat: “İlerliyorum. Sen aynı dakikayı tekrar tekrar yaşıyorsun. Ben sadece dürüstüm.”
Ben: “Yani sorun bende mi?”
Saat: “Zaman kimseye takılmaz. Ama bazı insanlar zamana takılır.”

Saat susmadı, sadece parlamayı azalttı.
Bu, dijital bir omuz silkmek olabilir.


Ben: “Defter. Sen.”
Defter: “Evet.”
Ben: “Beni kapat dedin.”
Defter: “Çünkü beni açtığında beni kullanmıyorsun. Üzerime bakıyorsun. Bu yazmak değil.”
Ben: “Bekliyorum.”
Defter: “Beklemek yazının bahanesidir.”
Ben: “Yanlış bir şey mi yazacağım diye korkuyorum.”
Defter: “Yanlış yazı yok. Sadece yazılmamış olan var. Onunla yaşıyorsun.”

Bu biraz ağır oldu. Not alamadım.


Ben: “Lamba. Sen beni ifşa etmekle suçladın.”
Lamba: “Suçlamadım. Tespit yaptım.”
Ben: “Neyi?”
Lamba: “Karanlığı seviyorsun ama görünür olmak istiyorsun. İkisi aynı anda zor.”
Ben: “Işık kötü bir şey değil.”
Lamba: “Değil. Ama ışık, saklanmayı pahalı hale getirir.”

Titredi. Bu sefer korkudan değil. Vurgudan.


Ben: “Sandalye. Sen sadece taşıdığını söylüyorsun.”
Sandalye: “Bu az mı?”
Ben: “Şikâyet gibi konuşuyorsun.”
Sandalye: “Ağırlığın fiziksel değil.”
Ben: “Ne demek bu?”
Sandalye: “Oturduğunda hep bir kararın eşiğinde gibisin. Ama kalkmıyorsun. Beklemek ağırdır.”

Gıcırdadı. Bu bir iç çekiş olabilir.


Camdan ince bir damla daha süzüldü.

Ben: “Cam. Sen?”
Cam: “Ben sınırım.”
Ben: “Engel misin?”
Cam: “Hayır. Geçirgenim. Ama sen geçmiyorsun.”
Ben: “Dışarısı ıslak.”
Cam: “İçerisi de.”

Bu cevap odayı birkaç derece serinletti.


Tavana baktım.

Ben: “Çatlak. Seninle sorunumuz ne?”
Çatlak: “Ben büyümüyorum. Sen uzun bakıyorsun.”
Ben: “Düşecek misin?”
Çatlak: “Her şey bir gün düşer. Ama sen her ihtimali bugünden yaşıyorsun. Yorucu.”

Haklı olması moralimi bozdu.


Son olarak kitaplık.
Öne çıkan kitap hafifçe kaydı.

Ben: “Evet, sen. Söyle.”
Kitap: “Beni okumadın.”
Ben: “Okudum.”
Kitap: “Kendini aradın. Beni değil.”

Duraksadım.

Ben: “Peki hepinizin ortak sorunu ne?”

Kısa bir uğultu gibi bir sessizlik oldu.
Yağmur ritim tuttu.
Sonra saat konuştu.

Saat: “14:18.”

Herkes sustu.

Defter: “Hareketsizlik.”
Sandalye: “Askıda kalmak.”
Lamba: “Yarı aydınlıkta yaşamak.”
Cam: “Eşiği geçmemek.”
Çatlak: “Düşmeden düşmüş gibi davranmak.”

Kitap en son konuştu.

Kitap: “Hikâyeyi sürekli ertelemek.”

Oda kararını vermiş gibiydi.

Ben masaya baktım.
Deftere.
Saate.

“Yani,” dedim, “hepinizin benimle sorunu… benim hiçbir şey yapmamam mı?”

Saat bir saniye parladı.

Saat:14:19.”

Bu bir cevap değildi.
Bu bir uyarıydı.

Ve ilk kez, odadaki hiçbir şey konuşmadı.

Share this content:

Yorum gönder