Cumartesi Sohbetleri : Muâşakanın en eski yasası

Cumartesi Sohbetleri Muâşakanın en eski yasası

Linkteki video eşliğinde metni okuyabilirsiniz.

Karadeniz’in hırçın dalgalarının sahile vurduğu puslu bir akşamda bir kadın ve adam otel odasında:Gökte amazon kadınının bakışları yerde Romalı bir gladyatörün miğferi vardı. Oda bir savaş alanı değil, bir tapınak gibiydi. Kadın bakışıyla çağırıyor, adam miğferini çıkarıp diz çöküyordu. Adam itirafa başladı: “Sana aşığım seni sadece bu gece değil asırlardır tanıyorum. Seninle çok anılar yaşadık. Ben Homeros’un dizelerinde seni aradım, savaş meydanında Truva surlarının önünde seni bekledim. Marcus Aurelius’un düşüncelerinde senin sessizliğini duydum. Cervantes’in kaleminde senin hayalini kovaladım. Bir gladyatör olarak arenada kan dökerken, senin bakışınla teselli buldum. Bir filozof olarak taşlara oturup düşündüğümde, senin yüzün bana hakikati hatırlattı. Bir yazar olarak kelimelerime yön veren hep sen oldun.”Kadın, adamın diz çöküşünü gördü. Bakışlarıyla çağırdı, sonra kendi sözlerini açtı: “Sen kendini Homeros’ta, Aurelius’ta, Cervantes’te buluyorsun. Ben de asırlardır farklı yüzlerle sana baktım. Hypatia oldum; bilginin ateşiyle seni düşündüm. Afrodit oldum; güzelliğin ve arzunun en eski yasasını sana sundum. Medea oldum; ihanetin ve tutkunun en karanlık yüzünü sana gösterdim. Penthesilea oldum; savaşın ortasında bile seni bekledim. Her çağda başka bir ad taşıdım, ama bakışım hep aynıydı.”Adam devam etti: Ben bazen Homeros, bazen Aurelius, bazen Cervantes oldum. Ama hangi çağda, hangi kimlikte olursam olayım, seni tanıdım. Seninle ateşin yavaş yanışını gördüm. Seninle zamanın durduğunu hissettim. Seninle savaşsız bir zaferin mümkün olduğunu öğrendim.”Gökyüzünde amazon kadınlarının bakışları vardı. Yerde Karadeniz’in puslu havası, hırçın dalgaların dövdüğü otelin duvarlarına çarpıyordu. Odanın içinde takvim yoktu, saat yoktu. Sadece kalbin ritmi vardı. Aşkın sarmaş dolaş hâli, iki ruhun birbirine dolanması aşıktaş iki varlığın aynı nefeste çoğalması kadının yalnızca bedeniyle değil, bütün varlığıyla sarılışı adamın ruhunun kadına doğru yavaşça yanması atmosferde muaşakanın en eski yasası vardı bu; bir gecelik değil destansı yanışın provasıydı. Sürmeli gözleri vardı kadının.. Tek bakışıyla bir adamın bütün gururunu soyup çıkaracak kadar güçlü. Göz kapaklarının arasındaki o ince karanlık, eski tanrıçaların işaretiydi.Yüzü adamın elinin içine sığacak kadar küçücüktü, ama o küçücük Kleopatra’nın yüzü evreni içine çekebilecek kadar büyüktü. Adam o küçücük yüzün içine baktığında, yıldızların birbirine dokunmadan yan yana durduğu göğü gördü. O yüz, bazen Kleopatra’nın hükmü, bazen Afrodit’in cazibesi, bazen Hypatia ’nın bilgelik ateşiyle parlıyordu. Yanaklarında masumiyet değil, masumiyetin bile teslim olduğu bir sıcaklık vardı. Adam için; onu tanımlarken hiçbir kelime tam yerini bulamamıştı bugüne kadar. Ta ki “muâşaka” kelimesi içindeki kapıya tıklayana dek.. Aşk değil sadece, tutku değil sadece, yakınlık değil sadece… hepsinin birbirine dolandığı, ruhun bedeni sardığı, bedenin ruha cevap verdiği muâşakaydı doğru kelime… O anda odanın duvarları sessizleşti, dalgaların uğultusu bir ilahiye dönüştü. Zaman durdu, yalnızca o kelimenin yankısı kaldı. İri ama gereksiz hiçbir şeyi söylemeyen, sadece gereken yerde “devam et” diyen dudaklarının sessizliğiyle… adamın çocuksuluğuyla tutkusunu aynı yüzün içinde bulabileceğini öğrendiği yanaklarıyla… küçücük yüzünün adamı kendine bağlayan, ama bağlıyken bile özgür bırakan devasa hissiyle.. Adam o küçücük yüzün içinde evrenin en büyük çelişkisini buldu: zincirlenmişken bile uçmak.Bir sarmaş dolaşlık vardı kadının hâlinde.. Aklıyla, duruşuyla, bakışıyla… bele kadar inen, geceden daha koyu, sudan daha akışkan saçının omzuna düşüşüyle… saçları enseden aşağıya kuyruk sokumuna dek kıvrılan karanlık bir su yolunu andıran nehir yatağıydı; dalgaların dışarıda sahile vurduğu gibi, içeride ruhun kıyılarına vuruyordu.Adam gördü, okudu, susarak kabul etti. Çünkü destanlarda yazdığı gibi, bazen savaş meydanına değil, bir kadının sırtına eğilir erkek. Ve orada diz çökmek en ağır zaferdir.. Bu yakınlık, savaşsız bir fetih gibiydi. Ne kılıç vardı ne galip. Sadece teslimiyetin yavaş yanan sureti. Ateşe tutulmuş iki gölgenin tek gövdeye dönüşümü… Gölge artık bitmişti. Gölge değil tek bir ışık vardı. Takvim kayboldu saatler Salvador Dali’nin zaman tablosundaki gibi eridi. Gece bitip veda vakti gelince ne bedeni yorgundu adamın ne de ruhu.. Ama yalnızca o değil; kadının da gözlerinde bir tükeniş değil, bir tamamlanma vardı. Çünkü bu birliktelik; tüketim değil, iki ruhun birbirini tamamlamasıydı. Onun yanında ateş hızlı yanmıyordu; ateş, bilerek yanıyordu. Kadının nefesi de adamın nefesine karışıyor, her kıvılcım yerini buluyor, her nefes bir önceki nefesi çağırıyordu.Yaşanan muâşaka; bedenin değil, zamanın içine işliyordu. Yavaş yanan ateşin hükmü şudur: sona erdi sandığında başlar, başladı sandığında çoktan içindesindir…Ve o anda, zaman değil, muâşaka hüküm sürdü.Bitmeyen bir başlangıcın içinde kaldılar.Muâşaka: Aşk değil sadece, tutku değil sadece… hepsinin birbirine dolandığı, ruhun bedeni sardığı, bedenin ruha cevap verdiği hâl.13.12.2025

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder