Cumartesi Sohbetleri : Verilmeyen

Hepimiz oradaydık… Bir şey vardı. Bize adı söylenmedi. Herkes hissetti. Koku gibi geldi ama tatlı değildi. Toz gibi geçti ama iz bırakmadı. Tenimize değdi ama dokunmadı. Gözlerimiz açık olsa da gördüğümüz bir şey yoktu. Bir yön verdi, ama harita sunmadı. Yürümeye başladık. Ne aradığımızı bilmeden. Ne bulacağımızı ummadan. Sadece eksik olanın peşinden. Sadece verilmeyenin.Ve Adam, takım elbisesiyle çölde uyandı. Etrafına baktı: uçsuz bucaksız bir boşluk, çölün sessizliği, gökyüzünün sakinliği. Ayağa kalktı, etrafında kimse yoktu. Bağırdı. Sesini duyan olmadı. Kum tepelerine tırmandı. Zirvede durdu, gözlerini ufka dikti. Etraf bomboştu tek bir bina tek bir tabela bile yoktu. Her yönde çöl. Her yerde yalnızlık. Takım elbisesindeki gömleğin ütüsü bile bozulmamıştı yakası hala düzgün. Etrafta sadece sessizlik vardı. Çöl onu tanımıyordu. Ne ayakkabısının izini kabul etti ne yakasının düzgünlüğünü fark etti. Yürümeye başladı. Çöl, arkasında sessizce kapanırken, manzara birden değişti: deniz. Issız bir sahil. Ne bir sandal ne bir insan sesi. Dalgalar, kendi ritminde kıyıya vuruyordu. Sonsuz kumsal, çölün devamı gibiydi ama daha yumuşak, daha kayıtsız. Adam yürümeye devam etti. Dalgalar kıyıya kendi ritminde vuruyordu. Deniz kıyıya bir kâğıt bıraktı. Adam eğildi aldı. Kâğıt, ıslaktı ama okunabilir durumdaydı. Üzerinde renkli çizgiler vardı dağılmış ama hâlâ canlı. Dikkatle baktı. Bu bir resimdi. Resmi eline aldı. Üzerinde ilkokul kalemleriyle çizilmiş bir çocuk resmi, renkli, ölçüsüz, mutluluk dolu. Bir çocuk, evinin önünde. Güneş büyük, ağaçlar yuvarlak. Ev, bir üçgen çatı ve kare gövdeden ibaret. Adam, bu evin nerede olduğunu bilmiyordu. Belki hiç olmamıştı. Belki bir zamanlar onun da çizdiği bir evdi şimdi artık hatırlamıyordu. Resmi sahile bıraktı. Deniz, onu geri almadı. Rüzgâr, onu uçurmadı. Resim, orada kaldı. Adam tekrar çöle doğru yürümeye devam etti. Sahil geride kaldı.Kum yeniden sertleşti, çöl geri döndü. Eline taşlar aldı. Her biri farklıydı en büyüğünden başladı en küçüğüne doğru birbirinin üstüne koydu. Dizdi. Yükseltti. Yükseklik, hedef değildi. Tekrardı. Dizmeye devam etti. Her gün işyerinde yaptığı gibi ona söylendiği gibi büyük bir itinayla kuleyi tamamladı. Kule tamamlandığında görevini bitirmiş gibi geri çekildi. Ellerini dizlerine koydu, taşlara baktı. Tamamdı.Kum fırtınası başladı. Taşlar savrulmadı. Adam savrulmadı. Fırtına dindiğinde adam, eline bir süpürge aldı. Tozları süpürdü. Misafir odası temizliği gibi itinayla temizlik yaptı. Biri gelecekmiş gibi. Gelen olmadı.Sonra yerden bir taş aldı. Denize kaydırak olarak değil, çöle kaydırak gibi fırlattı. Birine ulaşsın diye. Taş kimseye ulaşmadı, kumun içine gömüldü. Kayboldu. Adam, kayboluşunu izledi. Kendisi de aynı taş gibi kaybolmuştu. Yavaş yavaş akşam olmak üzereydi. Adam, bir çubuk buldu. Yerlilerin usulüyle kıvılcım çıkararak ateş yaktı. Alev yükseldi. Çok sevindi. Gece oldu. Yaktığı ateşin yanına oturdu. Ateşin çıtırtısı çölün sessizliğini ilk kez bozdu. Kule yoktu. Resim de yoktu. Şimdi sadece ateş vardı. Ve gece. Gökyüzü yere inmişti. Yıldızlar, uzak olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Adam, ellerini uzattığında onları tutacakmış gibi hissetti.Ertesi sabah, güneş henüz kumun üstüne tam oturmamışken, adam gözlerini açtı. Ateş sönmüştü. Gece, iz bırakmadan geçmişti. Ama gökyüzü hâlâ yakındı yıldızlar gitmişti, ama onların yerini kızgın güneş almıştı. Adam ayağa kalktı. Takım elbisesi hâlâ üzerindeydi. Ama artık bir giysi değil, bir kabuk gibiydi. Kum, yakasına sinmişti. Adımları, onu kuleye götürdü. Dün büyük bir dikkatle dizdiği taşlar hâlâ oradaydı. Her biri yerli yerindeydi. İşyerindeki gibi söyleneni uygulayan, düzeni bozmayan bir dikkatle kurulmuştu. Şimdi, kulenin karşısında durdu. Ve kuleye bir tekme savurdu. Taşlar, birer birer yere düştü. Kule, yıkıldı.Çölde tekrar yürümeye başladı. Adımları önceki günkü gibi kararlı değildi ama hala yürüyordu. Ve birden gözü bir şeye takıldı. Kumun ortasında, bir çubuğa bağlı bir balon. Rengi solmuş, ipi gevşemiş. Ama hâlâ havada. Hâlâ yukarıyı işaret ediyor. Yaklaştı. Balonu eline aldı. Kırmızı beyaz balonun üzerinde “orada kal” yazıyordu. Kule yoktu. Resim yoktu. Ateş sönmüştü. Ama balon, hâlâ oradaydı. Sanki biri bırakmıştı, bir şey hatırlansın diye unutulmuştu. Adam, balonun altına uzandı. Çubuğun gölgesi yüzüne düştü. Gözlerini kapadı. Uyumadı. Ama uyanık da sayılmazdı. Çöl, sessizdi. Balon, rüzgârda kıpırdıyordu. Arzunun en hafif hâline dokunmadan adam, balonun altında yarı uykulu halde uzanıyordu. Takım elbisesi hâlâ üzerindeydi ama artık ne bir giysi ne bir kabuk. Sadece bir kalıntı. Gözleri kapalıydı. Ama içi açık. Uykuyla uyanıklık arasında, bir şey hissetti. Hissettiği tanıdıktı. Adı yoktu. Eksikliği tanınıyordu. Bir koku.İlk başta rüzgâr sandı. Sonra toz. Sonra belki bir anı. Ama hayır bu, bir koku. Tanıdık sıcak. Adam gözlerini açtı balonun altından kalkmak istemedi. Ama burnu yürütmeyi başlattı.Koku, ona bir yön verdi. Yavaşça doğruldu. Balon hâlâ çubuğun ucunda, ama artık yukarıyı değil, arkasında kalan yıkılmış kuleyi işaret ediyordu. Adam ayağa kalktı. Adımları hızlandı. Koku arttı. Her adımda, bir şey daha hatırlıyordu. Ama ne olduğunu bilmiyordu. Çöl, yeniden açıldı önünde. Ama bu kez ıssız değil koku dolu.Ve adam, arzunun ilk gerçek biçimine doğru yürüyordu. Henüz ne olduğunu bilmiyordu. Ama bildiği tek şey: bu koku, ona çok tanıdık gelmeye başlamıştı. Koku artmaya devam ediyordu. Sızıyordu. Yön veriyordu. Artık bir köpek gibi kokunun izini sürüyordu. Kum, ayaklarının altında gevşedi. Rüzgâr, artık sadece esmekle kalmıyor, kokuyu taşıyordu. Koku, daha belirginleşti. Daha tanıdık. Ama hâlâ adı yoktu.Ve birden, çölün ortasında bir mazgal belirdi. Metal bir kapak, yere gömülü. Ne bir bina ne bir tabela. Ama bir geçit gibi. Bir eşik. Adam durdu. Mazgala baktı. Koku, buradan geliyordu. Aşağıdan. Derinden. Eğildi. Kapağı açtı. İçeri girdi. Çöl, yukarıda kaldı. Balon, kule, resim hepsi geride. Mazgalda ilerledi. Mazgalın bitimindeki kapağı açtığında kendisini şehrin ana caddesinde buldu. Cadde ışıklı ve gürültülüydü. Caddeye çıktı. Yürümeye başladı. Takım elbisesi hâlâ üzerindeydi. Caddeye çıktığında, sesler üstüne yağdı. Kor klaksonlar, ayak sesleri, konuşmalar. Ama adam, hiçbirine bakmadı. Koku hâlâ buradaydı. Ama artık iyice yoğunlaşmaya başlamıştı. Takım elbisesi hâlâ üzerindeydi. Şehir, onu tanıyordu. Yaka düzgün, adımlar sabit. Ama bu kez, yönü kendi seçmemişti. Koku, onu bir binaya doğru çekiyordu. Bir hastane. Kapıdan içeri girdi. Koridorlar parlak döşemeli, duvarlar beyaz. İnsanlar vardı ama yüzleri net değildi. Adam yürüdü. Koku onu götürürken önce kravatını çözdü kaldırıp attı. Sonra ceketini ve gömleğini çıkardı. Sonunda onlardan kurtulmuştu. Koku iyice arttı, onu bir odaya götürdü. Kapının önünde durdu. İçeride bir yatak. Yatakta biri yatıyor. İçeri girdi. Bir hasta önlüğü giydi. Eline bir serum şişesi aldı. Yavaşça yatağa yaklaştı. Yatakta kendisi yatıyordu. Gözleri kapalı. Etrafında ailesi. Sessizce bekliyorlar. Adam, kendine baktı. Onun yerine geçti. Yavaş yavaş yataktaki adam kokunun tesiriyle uyandı. Başını kaldırdı. Ailesine baktı. Ailesi doğduğu gün olan şimdi çoğu artık bulunmayanlardı. Annesi, babası, büyükbabası, anneannesi, babaannesi, dayısı, teyzesi, kuzeni, amcası ve yengesi. Annesi ona bakarak gülümsedi ve “oğlum sana en sevdiğin yiyeceği getirdim. Baban bu sabah kesti ve ben de pişirdim” dedi.Ve o anda, küçük bir çocuğu karşısındaki koltuğa oturmuş olarak gördü. Elinde annesinin ona yaptığı tavuk. Yavaşça yiyor. Adam, ona baktı. Çocuk, başını kaldırdı. Tavuk paketinin boş olduğunu gösterdi. Başını salladı: “Vermem.” Adam, o anda durdu. Koku, artık yoktu. Tavuğu yiyen torunuydu. Ve adam hâlâ açtı. Son söz: Resmi bulan, kuleyi yıkan, balonun gölgesinde uzanan ve sonunda çölde kaybolan…Gerisini onlar tamamlasın.

30.08.2025

Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder