Cumartesi Sohbetleri

On gün önce çok sevdiğim arkadaşım vefat etti. Yıllarca birlikte çalışmıştık yaşı benden ufaktı. Bir anda yok oldu geriye sadece onunla yaşadığım anılarım kaldı. Bundan sonra bir araya gelemeyeceğiz sohbet edemeyeceğiz bana ince ince takılmayacak karşılıklı kahkahalar atamayacağız tabi ki rakı kadehlerimizi kaldırıp şerefine diyemeyeceğiz.
Geçtiğimiz hafta Gül ile ile Angeline Jolie’nin başrolünü oynadığı Life of something like it filmini izledik. Film 2002 yılında çekilmiş ama biz bugünün filmlerine ara verip geçmiş filmleri de izliyoruz. Filmde Angeline Jolie her zaman başrol oynadığı filmlerdeki gibi koşmuyor vurup kırmıyor ajanlık yapmıyor bir TV istasyonunda çalışan muhabiri oynuyor. Yolda bir kutunun üzerine çıkıp olacaklar hakkında bağıran bir kahinin yanına gidip röportaj yapıyor. Kâhin röportaj sonucunda ona yedi gün sonunda öleceğini söylüyor. Film bu şekilde devam ediyor.
Filmin sonunda aklıma yitirdiğim arkadaşım geldi. Onun için bir anda herşey bitmişti. Bu benim içinde geçerliydi. Bizlerde bir anda aynı dünyaya nasıl geldiysek öyle de yok olacaktık.
Sevgili Tolga bize ders olarak bir sinema karesinden yararlanarak öykü yazın demişti ben de bir kare yerine tüm filmi anlatan öykümü yazdım. Daha doğrusu filmi öyküme uyarladım. Umarım beğenirsiniz.

                         Hayatın hakkını ver 

İstanbul’un sokakları, binlerce hikâyenin iç içe geçtiği bir labirent gibidir. Dar geçitler, eski taş duvarlar, düzensiz kaldırımlar… Ve hiç durmayan sürekli hareket halinde yirmi dört saat yaşayan bir şehir.
Saat akşamüstü. İstanbul’un sokaklarında havanın kırılgan bir melankolisi vardı. Güneş, binaların arasından zorla kendine yol açıyordu. Alev, iş çıkışı, kalabalıktan kaçmak için küçük bir kafeye girdi. Burayı daha önce fark etmemişti. Sessiz, gölgeli, eski bir yer gibi görünüyordu.
Kafede, köşede üzerindeki uzun pardösüsünü çıkarmamış kirli sakallı orta yaşlı bir adam oturuyordu. Harun.
Harun’ un, yüzü zamana direnen çizgilerle bezenmiş olmasına rağmen gözleri hâlâ genç bir keskinlikle parlıyordu. Derin, keskin bakışları, konuşmadan önce bile karşısındakine bir şeyler anlatıyor gibi. Uzun koyu renkli pardösüsünü çıkarmamış. Odanın hafif boğucu sıcağına rağmen, kumaşı sanki ona ait bir ikinci deri gibi duruyor. Pardösü eski ama sağlam, kenarları hafifçe yıpranmış. İçinden yükselen hafif eski kitap kokusu gibi—bir şeyleri yıllarca korumuş, yıllarca taşımış. Oturduğu yerden sakin ama sarsılmaz bir ağırlık yayıyor. Harun, dışarıdan bakıldığında sıradan bir adam gibi görünebilir. Ama pardösüsünü çıkarmayışı, kendini dünyaya tam olarak açmadığına dair hafif bir ipucu veriyor.
İlk başta Alev ona hiç dikkat etmedi. Çayını söyledi, telefonunu açtı. Sosyal medyada dolaşmaya başladı. Sonra, Harun’un gözleri ona kaydığında, belirsiz bir tedirginlik hissetti.
Harun hafifçe başını kaldırdı. Sanki onun geleceğini çoktan biliyor gibiydi. Alev’ e dönerek konuşmaya başladı. “Bazı insanlar, olmadan önce ne olacağını hisseder. Bazıları ne olduğunu anlamadan yaşar.”
Alev, başını kaldırdı. “Bu bir bilmeceli konuşma günü mü?”
Harun gülümsedi. “Sen sıradan bir hayat sürüyorsun. Ama sıradan şeyler, büyük değişimlere yol açar.”
Alev kaşlarını çattı. “Beni nereden tanıyorsun?”
Harun, bakışlarını kaldırmadan konuştu: “Ben seni tanımıyorum. Ama seni bulacak şeyleri biliyorum.”
Alev istemsizce duraksadı.
“Yarın gece, sarı pardösülü bir kadın senin önünde duracak. Konuşmayacaksınız ama unutmayacaksın.”
“İki gün sonra, iş yerinde önemli bir şey kırılacak. Kimin düzelteceği, senin hayatınla ilgili önemli bir gerçeği gösterecek.”
“Beşinci gün, cevap sandığın şey, aslında soru olacak.”
“Yedinci gün, kararın verilmiş olacak. Ama şimdi düşündüğün gibi değil.”
Alev hafifçe güldü. Bunu ciddiye almamak en kolayıydı. Ama sözler havada asılı kaldı.
Tam kalkmak üzereydi ki Harun son cümlesini söyledi:
“Senin yedi günün kaldı.”
“Ne dedin?” diye sordu.
“Yedi gün.” Diye tekrarladı.
Alev kayıtsız bir ifadeyle “Kaç kişiye böyle saçma şeyler söyledin?”
Harun hafifçe başını eğdi. “Uygun gördüğüm herkese.”
Alev kaşlarını çatıp devam etti. “Ve söylediklerin çıkıyor mu?”
Harun etrafını süzdü, sonra yanıt verdi: “Bazıları hemen çıkıyor. Bazıları çıkmayı bekliyor. Ama her şey olması gerektiği gibi oluyor.”
Alev, derin bir nefes aldı. Çayını içmeden ayağa kalktı ve kafeden çıktı. Şehir aynıydı. Ama artık içindeki bir şey aynı değildi.

  1. Gün
    Saat sabah 06:45. Alarm sesi, Alev’ in odasını doldurduğunda, her zamanki gibi hızlıca gözlerini açtı. Ama bu sefer yataktan kalkmadan önce, Harun’un sözleri zihnine çakılmış gibi duruyordu:
    “Senin yedi günün kaldı.”
    Normalde sabahları düşünmezdi. Saat çalar, yataktan kalkar, giyinir, işe giderdi. Bir ritüel gibiydi. Ama bugün, düşünmeden hareket edemedi. Derin bir nefes aldı, yüzünü yıkadı. Aynaya baktığında, yüzünde önceki günlerden farklı hiçbir şey yoktu. Ama yine de bir şey değişmiş gibi hissediliyordu.
    Metro istasyonuna vardığında, kalabalık her zamanki gibiydi. İnsanlar sessizdi ama sessizlik gergindi. Sabahları bu kalabalık içinde kimse birbirine bakmazdı—herkes kendi hayatına gömülüydü. Ama Alev, ilk kez bu insanları gerçekten görüyordu. Karşısındaki adamın gözleri yorgundu. Kadın, telefonuna bakarken çenesini hafifçe sıkıyordu. Bir çocuk, annesinin elini çok sıkı tutuyordu. Bu detayları neden şimdi fark ediyordu? Bunları daha önce görmemiş miydi? Yoksa hep görmezden mi gelmişti?
    Öğlen, bilgisayar ekranındaki verileri incelerken, Harun’un kehaneti zihninde yankılanıyordu: “Bu gece, sarı pardösülü bir kadın senin önünde duracak. Konuşmayacaksınız ama unutmayacaksın. Saçmalık. Kesinlikle saçmalık.”
    Akşam iş dönüşünde Metroya doğru ilerlerken, kalabalık hafifçe açıldı. Ve o an, tüm dünya birkaç saniyeliğine durdu.
    Önünde bir kadın duruyordu. Sarı bir pardösü giymişti. Uzun kesimli, hafifçe dalgalanan bir kumaş… Rüzgârın hareketiyle pardösünün etekleri hafifçe kıpırdadı. Kadının yüzü sakindi. Gözleri doğrudan Alev’in yüzüne sabitlendi.
    Alev, refleks olarak adımını yavaşlattı. Hiçbir şey söylemediler. Ama o anda, Alev’in içinde tanıdık bir sarsıntı vardı—bunun olması gerekiyordu. Kadın başını hafifçe eğdi. Gülümsedi. Sonra, hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti. Alev’in nefesi kesildi. Birkaç saniye hareketsiz kaldı. Ne olduğunu tam olarak bilmese de o anın artık hayatından silinmeyeceğini biliyordu.
    Alev, birkaç saniye hareketsiz kaldı. Kalabalık akıyordu, metro istasyonunun elektronik tabelaları yanıp sönüyordu. Bunun bir rastlantı olduğuna kendini inandırmaya çalıştı. “Bir sürü insan sarı pardösü giyiyor. Tesadüf. Kesinlikle tesadüf.” Ancak içindeki bir şey—bunu gerçekten rastlantı olarak kabul edemiyordu. Kadının gülümsemesi, anın tuhaf belirginliği… Gereğinden fazla oturmuştu zihnine. Derin bir nefes aldı, çantasını omzuna yerleştirdi ve hızla ilerledi. Bu saçmalıkla vakit kaybedemezdi. İş yerindeki dosyalar, patronun talepleri, ertesi sabah yapılacak sunum… Tüm bunlar, zihnini temizleyecek şeylerdi. Ama metroya binerken yan camdaki yansımasında yüzünün gergin olduğunu fark etti. Ve o anda, zihninin bir köşesinde şu düşünce beliriverdi: “Peki ya Harun haklıysa?” Kendi kendine sinirlenip başını diğer tarafa çevirdi. Bunu düşünmeyecekti. Ama ne kadar istese de düşünceleri ona itaat etmiyordu.
  2. Gün
    Saat 07:15. Alarm çaldı, Alev uyanmadan önce gözlerini tavana dikti. Birkaç saniye hareketsiz kaldı. Bugün de dün gibi olacak. Dün de önceki gün gibi olmuştu. Hızlıca yataktan kalktı. Banyoya geçti, suyu yüzüne çarptı. Aynada kendisine baktı. Hep aynı yüz. İş için hafif makyaj yaptı, saçlarını düzeltti. Eline geçen gömleği giydi—ne olduğu önemli değildi çünkü nasıl olsa kimse fark etmeyecekti.
    Metroya bindiğinde, herkesin yüzleri ona birbirinin aynısı gibi göründü. Sabahın gri ışığında, insanların yorgun bakışları ekrana kilitlenmişti. Kimse burada olmayı istemiyordu ama herkes geliyordu.
    Ofise vardığında, herkes birbirine aynı şeyleri söyledi:
    “Günaydın.”
    “Bugün çok iş var.”
    “Toplantı kaçta?”
    Hiçbiri gerçek bir konuşma değildi. Herkes sadece kelimeleri tekrarlıyordu, sanki bir senaryo vardı ve tüm şehir o senaryoyu ezberlemişti. Alev bilgisayarını açtı. E-posta kutusu, yapılacaklar listesi, yarına yetişmesi gereken raporlar… Dünle aynı. Geçen hafta da aynıydı. Öğle arasında çayı aldı, cam kenarına oturdu. Dışarıdaki manzaraya baktığında, kendisini başka birine ait bir hayatı yaşıyormuş gibi hissetti.
    Sonra—biblo düştü.
    Camın paramparça olma sesi odayı doldurdu. Sessizlik. Anlık bir duraksama. Alev’in zihninde Harun’un sözleri yankılandı:
    “İki gün sonra, iş yerinde önemli bir şey kırılacak. Kimin düzelteceği, senin hayatınla ilgili önemli bir gerçeği gösterecek.”
    Bir an içinde fotoğraf gibi çoğalan günler kırıldı.
    Sessizlik.
    Bir şeyler değişiyordu.
    Cam biblo yere düştüğünde, Alev’in dünyasında bir şey kırıldı. O ana kadar yaşadığı her gün, bir diğerinin tekrarı olmuştu. Sabah kahvesi aynıydı. Metroda oturduğu koltuk aynıydı. Ofiste geçen saatler fotokopi gibi birbirini tekrar ediyordu. Ama şimdi, önünde yerde paramparça olmuş cam parçaları vardı. Ve içindeki bir ses ona bağırıyordu:
    “Senin vaktin azalıyor.”
    Harun’un sözleri artık bir kehanet değil, bir uyarı gibi hissediliyordu.
    “Kimin düzelteceği, senin hayatınla ilgili önemli bir gerçeği gösterecek.” Ama düzeltmeye çalışmadı.
    Tam tersine, orada durdu. Yerdeki camın parçalarına baktı ve ilk kez içinde gerçek bir dürtü hissetti: Ya şimdi yaşamaya başlamazsa? Ya bu, son şansıysa? Daha fazla mantık yürütmeye çalışmadı. Bunu bir mesaj olarak aldı. Alev ayağa kalktı, hızlı adımlarla odadan çıktı. Patronun sesi ona bir şeyler söylüyordu ama dinlemedi. İş arkadaşları ona bakıyordu ama önemsemedi. Dışarı çıktığında, nefesini derin çekti. Ve ilk kez gerçekten yaşamak için ne yapacağını düşündü. Sıradan bir hayatın duvarlarını yıkmaya hazırdı.
    Alev, ofisten çıktığında hızlı adımlarla ilerliyordu. İçinde keskin bir dürtü vardı—bir şey yapmalıydı. Mantıklı değil, hesaplı değil, sadece spontane..
    Denize ulaşana kadar hiç durmadı. Kıyıda durduğunda, rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu. Akşam iyice çökmeye başlamıştı, su koyu bir gölge gibi yayılıyordu.
    “Ya yapmazsam?” diye düşündü.
    Ama zaman geçiyordu. Ve onun zamanının azaldığını biliyordu. Bir adım attı. Sonra bir tane daha. Ayakkabılarını çıkarmadı, hiçbir şeyi düşünmedi.
    Ve kendini elbiseleriyle suya bıraktı.
    Deniz soğuk, sert bir dokunuşla etrafını sardı. Ama içindeki heyecan nefesini kesiyordu. Yüzeye çıktığında, bir an kahkaha atmak geldi içinden. Sırılsıklam olmuştu, denizin içinde hiçbir anlamı olmayan ama mutlak özgürlükle dolu bir hareketin içindeydi. Kıyafetlerinin ağırlığı umurunda bile değildi. Su, ilk kez ona bir şey hissettirmişti—ilk kez gerçekten yaşadığını. Kıyıya doğru yüzdü. Sahile çıktığında iki kolunu havaya kaldırarak o güne kadar yapmadığı şekilde kahkahalar attı.
    Ve o anda, bu haftanın sıradan olmayacağını anladı.
  3. Gün
    Saat 06:50. Alev’in vücudu hâlâ hafifçe tuz kokuyordu. Gece, sırılsıklam olmuş kıyafetleriyle eve dönmüştü ama içindeki duygu, ilk kez özgürlükle temas ettiğini söylüyordu. Sabah gözlerini açtığında, duvarlara yayılan soluk sabah ışığı ona daha farklı göründü.
    Eskiden, günler birbiri içine geçerdi. Başlayan her yeni gün, bir öncekinden farksızdı. Ama şimdi… Şimdi, geri dönüşü olmayan bir sürecin içinde olduğunu hissediyordu.
    Ömrünün son günleri. Harun’un sesi zihnine düştü.
    “Yedi günün kaldı.”
    İki gün geçmişti. Ve artık bu cümleden kaçamayacağını biliyordu.
    Kahvaltısını yapmadı. Normalde kahvesini içer, telaşlı bir şekilde hazırlanırdı. Ama bugün, kahve makinesinin düğmesine basmadı. Bugün, her şeyin önemsiz geldiği ilk gündü.
    İşe gitmek için çıktığında, sokakları daha farklı gördü. Metro istasyonuna yürürken, yanından geçen insanların yüzlerine baktı. Gördüğü her kişi ona geçici geldi. Bir adamın asansöre yetişmeye çalışması, bir kadının çantasını kontrol etmesi… Herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyordu. Ama Alev’in içinde artık hiçbir yere yetişme isteği kalmamıştı. “Ben neden bu kadar zamandır sadece bekledim?” diye düşündü.
    İşe vardığında, insanlar ona baktı. Ama farklıydı.
    Biblonun kırılmasının ardından, onun yüzündeki değişimi fark etmişlerdi. Kimse bunu açıkça söylemiyordu ama bakışlarında belirsiz bir merak vardı.
    “Her şey yolunda mı?” diye sordu biri.
    Alev cevap vermedi.
    Çünkü cevabı gerçekten bilmiyordu. Birkaç saat boyunca her şey gereğinden fazla sessizdi. Çalışma masasının başında otururken, ekrana baktı. Görev listesi. Sunum dosyaları. İstatistikler.
    “Bunlar gerçekten önemli mi?” diye düşündü. Daha önce hiç bu kadar net şekilde sorgulamamıştı. Ve işte o anda, içinde bir karar şekillendi. Ömrünün son günleri. Zamanı kalmamıştı. Artık bir şeyleri değiştirmesi gerekiyordu.
    Sonra içinden sert bir dürtü geldi.
    “Vakit kalmadı.”
    Ayağa kalktı. Hiç düşünmeden, senelik iznini kullanarak ayrılmaya karar verdi. Kimin ne söyleyeceği, kimin ona nasıl bakacağı artık umurunda bile değildi.
    Patronunun ofisine girdi. “Yıllık iznimi hemen kullanmak istiyorum.”
    Sekreter hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Bu biraz ani değil mi?”
    Alev hafifçe gülümsedi. “Benim için değil.” Hiçbir şey eklemeden, çantasını aldı ve dışarı çıktı. Kapının eşiğinden geçtiğinde, içine özgürlüğün ilk gerçek nefesi doldu.
    Bugün sadece yaşamakla ilgilenecekti.
    Çamlıca kulesine çıktı. Şehre yukarıdan baktı. Yıllardır şehrin içindeki gri atmosferin içinde hapsolmuştu. Şehri yukarıdan görmek ona dünyayı ilk kez büyük bir perspektiften görme imkânı sunmuştu.
    Eve dönerken metroda sokak sanatçısının yanına oturdu. Hayatı boyunca bir müzik aletine dokunmamıştı sanatçının elindeki gitarı alıp tıngırdatınca garip sesler çıkmaya başladı. Herkes güldü. O da gülenlere katıldı. Kaldırımın kenarına oturdu. Hiç tanımadığı insanlarla beraber şarkılar söylediler hayatında hiç bu kadar eğlenmemişti.
  4. Gün
    Alev, ilk kez saatine bakmadan uyandı. Bugünün hiçbir planı yoktu.
    Dışarı çıktığında, güneş havanın içine hafif bir sıcaklık bırakmıştı. Sokaklar hareketliydi, insanlar kendi rotalarına ilerliyordu. Ama Alev için bugün rotasızlık vardı. İlk kez nereye gittiğini düşünmeden yürümeye başladı. Yanından geçtiği vitrinlere baktı, ama bir şey satın almak için değil. Metroya bindi, ama bir yere varmak için değil.
    Sokakta bir sokak sanatçısını dinledi, ama sadece o anı yaşamak için.
    Öğlen saatlerinde, kendini bilmediği bir sokakta buldu. Küçük bir kafenin önünde durdu. İçeri girdi, sipariş vermedi. Sadece oturdu ve insanların hayatlarını izledi. Bu sokakta kimse onu tanımıyordu. Hiç kimse onun kim olduğunu, ne yaptığını bilmiyordu. Ve bu düşünce ona müthiş bir özgürlük verdi.
    Kaybolarak, aslında ilk kez kendini buluyordu. Bugün gözlemciydi.
  5. Gün
    Alev, günlerdir içinde büyüyen garip bir farkındalıkla uyanıyordu. Ancak bugün, Harun’un kehaneti zihninde yankılandı:
    “Cevap sandığın şey, aslında soru olacak.”
    İlk anda bunun ne anlama geldiğini bilmedi. Ama bu cümle gittikçe zihnine yerleşti—sanki bir şeylerin gerçekten değişmek üzere olduğunu hissettiriyordu.
    Öğle saatlerinde, sokakta yürürken, beklenmedik bir şey oldu. Bir kahve dükkânının köşesinde oturan bir kadın, ona bakarak gülümsedi. Tanımadığı biri. Alev refleks olarak içeri girdi. Neden böyle yaptığını bilmiyordu, ama içindeki dürtü onu yönlendiriyordu.
    O kişiyle sohbet etmeye başladı. Basit cümlelerle, rastgele konularla. Ancak sohbet ilerledikçe, kendini hiç beklemediği bir sorgulamanın içinde buldu.
    Alev’in karşısında oturan kadın, sanki onu çoktan anlamış gibi gözlerini onun yüzüne sabitlemişti. Kafedeki sesler, bardakların hafifçe birbirine çarpması, dışarıdan gelen düzensiz şehir uğultusu… Ama bu anın içinde sadece iki kişi vardı. Kadın hafifçe eğildi. Gözleri Alev’e, ama aslında iç dünyasına bakıyordu.
    “Peki, sen gerçekten ne istiyorsun?”
    Alev bir an nefesini tuttu. Bu basit cümle, ona neden bu kadar ağır geldi?
    Bugüne kadar hep cevap aradığını düşünmüştü. Ama asıl mesele cevap bulmak değil, gerçekten doğru soruyu sormaktı.
    Alev, bu soru karşısında sessiz kaldı.
    Daha önce gerçekten ne istediğini hiç bu kadar çıplak şekilde kendine sormamıştı.
    İşini mi?
    Özgürlüğünü mü?
    Daha fazla çılgınlık mı?
    Bilinmezliği mi?
    Kadın, Alev’in tepkisini izleyerek hafifçe gülümsedi. Sanki onun sessizliğinde cevapları görebiliyordu.
    “Bazen insanlar, ne istediklerini bilmiyormuş gibi yaparlar. Ama aslında zaten bilirler.”
    Alev istemsizce başını kaldırdı.
    Belki de gerçekten ilk kez kendine dürüst olmalıydı.
  6. Gün
    Alev, sabah uyandığında artık hiçbir şeyin eski anlamda devam edemeyeceğini biliyordu. Zihni boş değildi, ama eskisi gibi dolu da değildi.
    Kafede tanıştığı kadın, ona basit ama sarsıcı bir soru sormuştu:
    “Sen gerçekten ne istiyorsun?”
    Ve Alev o an, bunu hiç dürüstçe kendine sormadığını fark etmişti.
    Şimdi, kararın yaklaşmakta olduğunu hissediyordu.
    Altıncı gün, sondan bir önceki adımdı. Yarın son günüydü belki de karar veremeden bu alemden çekip gidecekti. Ve bu gün, onun vereceği kararı şekillendirmek zorundaydı.
    Gün boyunca yürüdü. İstanbul’un sesleri, sokakları, rüzgârı ona farklı bir hikâye anlatıyordu. Daha önce, bu şehirde sadece yaşıyordu. Şimdi, ilk kez kendini bu şehrin içinde gerçekten var hissediyordu.
    Kararının ne olacağını bilmiyordu, ama bildiği bir şey vardı:
    Bu döngüye geri dönemeyecekti.
  7. Gün
    Alev, güne bambaşka bir bilinçle uyandı. İçinde son yedi gündür büyüyen duygu artık tartışılmazdı: Bu döngüye geri dönemezdi.
    Ama bir şey hâlâ cevaplanmamıştı.
    Harun.
    Ve yedinci gün, ona gerçek cevabı verecek olan kişiyi bulması gerekiyordu.
    Saat akşamüstü, Alev ilk karşılaştıkları kafeye geri döndü. İçeri adım attığında, Harun oradaydı.
    Sanki onun geleceğini biliyormuş gibi başını kaldırdı, sessizce gülümsedi. Alev’in içi öfke ve belirsizlikle doluydu. Masasına oturdu, ona doğrudan baktı.
    “Ben ölmeyecek miyim?”
    Harun, çayından bir yudum aldı. Onu süzerken gözlerinde hafif bir ışık vardı—sanki bu anı çoktan görmüş gibi.
    “Hayır.”
    Alev’in içi bir an boşlukta sallandı.
    “Ama bana yedi günüm kaldığını söyledin!”
    Harun hafifçe başını salladı. “Yedi günün vardı. Ama ölüm için değil.”
    Alev, soluğunu tuttu. Gerçeğin yavaşça ortaya çıkması onu tümüyle sarsıyordu.
    “Peki o zaman neden?”
    Harun gözlerini ona dikti. “Ölüme yaklaştığında, insanlar gerçekten yaşamaya başlar.”
    Alev, bu cümlede kendini gördü.
    Son yedi gündür, yaptığı her şey, hissettiği her şey, aldığı tüm kararlar gerçekti. Ve şimdi fark ediyordu—bu hayat, uzun süredir gerçekten onun değildi.
    Alev, Harun’un sözlerini zihninde çevirdi. Son yedi gündür yaşadığı her şey, gerçekti. Ama şimdi fark ediyordu—bu hayat, uzun süredir onun değildi.
    Ve artık onun olacaktı.
    O kafeden çıktığında, içindeki ağırlık hafif bir kesinliğe dönüştü. Bundan sonra ne yapacağını tam olarak bilmiyordu. Ama bildiği tek bir şey vardı:
    “Artık sadece izlemeyeceğim.”
    Sokaklara yürüdü. İçinden geçen ilk gerçek isteği düşündü.
    O an, aklına yıllardır yapmadığı ama hep yapmak istediği bir şey geldi. Bir tren bileti almak. Ama bir yere ulaşmak için değil—sadece gitmek için.
    İstasyonun önünde durdu. İlk defa yön tabelalarına baktığında, artık onları bir zorunluluk olarak değil, bir özgürlük şansı olarak görüyordu.
    Ve hiç tereddüt etmeden, bilet aldı.
    Trene bindiğinde, pencereden bakarak içinden bir şey fısıldadı:
    “Şimdi gerçekten başlıyorum.”
    24.05.2025
    Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder