Cumartesi Sohbetleri Nara — Suda doğan
Cumartesi Sohbetleri Nara — Suda doğan
.
Adım Aras. Ama kimse bana gerçek adımla seslenmez. Çünkü hep “doğru” olanı yapan, “yolunda” giden, “planlı” yaşayan biri olarak bilinirim; adım değil, düzenim ile anılırım.Doğduğum gün elime bir harita tutuşturmuşlardı. Ben değil… onlar çizmişti. Ben sadece katladım ve cebime koydum.Okul. İş. Evlilik. Ev. Emeklilik. Bir insanın ömrünü beş kelimeye sığdıran o dar koridor. Oklar, çizgiler, güvenli sapaklar… Hepsi benim adıma düşünülmüş, benim adıma seçilmiş.Ben de yürüdüm. Yıllarca. Başımı kaldırmadan. Kaldırmaya cesaret etmeden.“Böyle yapılır.” “Böyle yaşanır.” “Böyle olunur.” Sesleri içime işlemişti. Ben de o seslere göre adım attım. Kendi sesimi hiç duymadım.Haritaya bakarak yürüdükçe, içimde bir şey küçüldü. Bir şey sustu. Bir şey unuttu kendini.Bazen durmak istedim. Bir köşede nefeslenmek. Bir ağacın gövdesine yaslanmak. Bir sabahı plansız karşılamak. Ama harita izin vermedi. Harita hep acele etti. Ben hep geç kalmış hissettim.Yıllar geçti. Harita eskidi. Ben eskidim. Ama yine de o kâğıdı bırakamadım. Sanki bırakırsam… düşecektim. Sanki yönsüz kalırsam… yok olacaktım.Oysa içimde bir yer, çok derin bir yer, fısıldıyordu: “Başını kaldır. Bir kez olsun. Bir kez.”Ama ben duymadım. Duymazdan geldim. Çünkü harita daha yüksek sesle konuşuyordu.Bir gün… Hiçbir şeyin değişmeyeceğini sandığım bir gün… O harita elimden kaydı.Bir rüzgâr esti. Hafif. Neredeyse nazik. Ama o nazik rüzgâr, yıllardır sıkı sıkıya tuttuğum kâğıdı parmaklarımın arasından çekip aldı.Harita havalandı. Bir anlığına gökyüzünde süzüldü. Sonra bir köşeyi dönüp kayboldu.Koşabilirdim. Koşmalıydım belki. “Planın gidiyor, yakala!” diye bağıran o eski ses… İçimde hâlâ vardı.Ama bacaklarım kıpırdamadı. Sanki yere çivilenmiş gibiydim. Sanki yıllardır ilk kez kendi ağırlığımı hissediyordum.Haritasız kaldım. Yönsüz. Boşlukta.İçimde bir panik kıpırdadı. “Şimdi ne yapacaksın?” “Nasıl döneceksin?” “Yolunu nasıl bulacaksın?”Ama o panik, beklediğim kadar güçlü değildi. Hatta… tuhaf bir şekilde… sessizdi.Sanki içimde başka bir ses, çok daha eski bir ses, çok daha derinden gelen bir ses fısıldıyordu: “Dur.”Ben de durdum. Belki ilk kez. Belki yıllardır ilk kez.Etrafıma baktım. Her gün geçtiğim sokak, ilk kez yabancı görünüyordu. Yabancı ama tehditkâr değil. Yabancı ama davetkâr. Sanki bana bir şey göstermek istiyordu.Bir kedi geçti yanımdan. Bir kadın pencereden sardunyaları suladı. Bir çocuk kaldırıma bir güneş çizdi. Ben bunların hiçbirini daha önce görmemiştim.Görmemişim çünkü bakmamışım. Bakmamışım çünkü harita izin vermemiş.Göğsümde bir şey çözüldü. Bir düğüm. Bir ağırlık. Bir emir.Ve o çözülmenin hemen ardından, içimde çok eski bir yer kıpırdadı. Karanlık değil… ama karanlığa yakın. Sessiz değil… ama sessizliğe akraba. Yıllardır dokunmadığım, dokunmaya korktuğum bir iç oda. Kimsenin bilmediği, benim bile unuttuğum o küçük merkez. Sanki orada bir şey uyanıyor, yavaşça gözlerini açıyordu. Bir anlığına, içimdeki o derin çekirdeğin nefes aldığını hissettim.Harita yoktu artık. Ve ben… ilk kez… kendimle baş başayım.Haritasız kalınca bir sessizlik çöktü içime. Gürültüsüz, talepkâr olmayan, kimseye hesap vermeyen bir sessizlik. Korkutucu olması gerekirken… değildi. Sanki yıllardır beklediğim bir misafir nihayet kapıyı çalmıştı.Yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmeden. Belki de ilk kez bilmemeyi göze alarak.Sokaklar birbirine karıştı.Işıklar, gölgeler, yüzler… Hepsi tanıdık ama hiçbiri benim değilmiş gibi. Ben bu şehrin içinde yaşamışım ama hiç yaşamamışım. Bir yabancının gözleriyle bakıyordum şimdi. Belki de kendi gözlerimle ilk kez.Bir köşeyi döndüm. Asfalt bitti. Toprak başladı.Şehrin kıyısında, kimsenin pek uğramadığı bir patika uzanıyordu önümde. Daha önce defalarca yanından geçmiş olmalıyım. Ama hiç görmemişim. Görmemişim çünkü harita o yöne bakmamı yasaklamıştı.Toprağa adım attım. Ayakkabımın altındaki yumuşaklık… Yıllardır unuttuğum bir his. Sanki dünya, “Hoş geldin” dedi.Ağaçlar birbirine yaslanmış gibiydi. Dalların arasından süzülen ışık bir şey anlatmaya çalışıyordu.Uzakta bir su sesi vardı. İnce. Davetkâr. Sanki bana sesleniyordu: “Gel. Biraz daha gel.”İçimde bir tereddüt kıpırdadı. “Dön.” “Bu yol güvenli değil.” “Burası haritada yok.”Ama o eski ses artık zayıftı. Sanki yıllardır hükmettiği yerden indiriliyordu. Yerine başka bir ses yükseldi: Daha sakin. Daha dürüst. Daha bana ait.“Bırak. Bir kere de bırak.”Patikanın içine doğru yürüdüm.Her adımda içimde bir şey çözülüyor, bir şey açılıyor, bir şey hatırlıyordu.Belki de kaybolmak buydu. Bir şeyleri yitirmek değil… Bir şeylere nihayet yer açmak.Su sesi yaklaştı. Ağaçların arasından bir ışık sızdı. Göğsümdeki düğüm tamamen çözüldü.Ve o an içimden şu cümle geçti: “Belki de ben, yıllardır kaybolmayı bekliyordum.”Patika açıldı. Ve birden… su.Bir göl müydü, bir deniz mi, bir nehir mi bilmiyorum. Belki hepsi. Belki hiçbiri. Belki sadece benim içimdekinin dışarıdaki yansımasıydı.Kıyıya yaklaştım. Su neredeyse hareketsizdi.Ama içinde beni tanıyan bir şey vardı.O an kendimi gördüm. Bir su damlası. Kocaman dünyanın içinde küçücük bir damla. Ama o damla… kendi merkezini taşıyan bir evren gibiydi.“Ben buyum,” dedim içimden. “Ne eksik, ne fazla. Bir su damlası.”Suya eğildim. Yüzümün yansıması titredi. Rüzgâr hafifçe suyu dalgalandırdı. Yansımam bozuldu. Ama ilk kez… bundan rahatsız olmadım.Çünkü anladım: Ben sabit bir şekil değilim. Ben değişen bir akışım.Elbiselerimi çıkardım.Suya adım attım. Soğuk değildi. Sıcak da değildi. Tam olması gerektiği gibiydi. Sanki beni tanıyordu.Bir adım daha attım. Su bileklerime kadar yükseldi. Sonra dizlerime. Sonra belime.Her adımda içimdeki bir ağırlık çözülüyordu. Sanki yıllardır taşıdığım bütün “yapmalısın”, “olmalısın”, “böyle yaşanır” yükleri suya karışıyordu.Ve bir noktada… Durmadım. Geri dönmedim. Korkmadım.Kollarımı açtım. Su beni içine aldı.Ben suya karıştım.O an kendimi suyun bir parçası gibi hissettim. Bir dalga. Bir titreşim. Bir akış.Ben artık bir damla değildim. Ben artık çizginin kendisiydim. Yönsüz, sınırsız, haritasız.Ve içimden şu cümle geçti: “Özgürlük, nereye gittiğini bilmemek değil; nereye gittiğini bilmemeyi kabul etmektir.”Su beni göğsüme kadar sardığında, “Hier Encore” başladı. Sanki suyun yüzeyi değil, benim içimdeki bir zar titriyordu.Her dalga, müziğin bir notasıydı. Her nota, içimde yıllardır kilitli duran bir kapıyı aralıyordu.Su belime yükseldi. Müzik genişledi. Ben de genişledim.Artık adım atmıyordum. Adımlarım beni taşımıyordu. Su taşıyordu. Müzik taşıyordu. Ben kendimi bırakıyordum.Kollarımı açtım. Gökyüzüyle su arasında asılı kaldım. Müzikteki o uzun, nefesli tını tam o anda içimden geçti. Sanki biri göğsümün içindeki karanlık odaya bir pencere açtı.Ve tam o anda… İçimde bir ses çözüldü. Yıllardır beni taşıyan, beni sınırlayan, beni tanımlayan o ses: Aras.Su göğsüme değdiğinde o isim içimde hafifledi. Bir yaprak gibi. Bir gölge gibi. Bir yük gibi.Su beni biraz daha içine aldığında, o isim… benden ayrıldı.Aras dağıldı. Aras eridi. Aras suya karıştı.Yerine, çok daha eski, çok daha derin, sanki suyun kendi içinden yükselen bir ses geldi:Nara.O an anladım. Bu benim yeni adım değildi. Bu benim gerçek adımın nihayet duyulmuş hâliydi.Su beni aldı. Ben suyu aldım. Birbirimize karıştık. Bir olduk.Ve Aras’ın hikâyesi, bir insanın kendine kavuştuğu en sessiz, en geniş, en özgür yerde tamamlandı.Nara’nın hikâyesi ise o anda başladı.
30.05.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:





Yorum gönder