Cumartesi Sohbetleri İsyanın Kıvılcımı
Cumartesi Sohbetleri İsyanın Kıvılcımı 2 Temmuz Gözleri kapalı Tarkovsky’nin filmine daldı. Filmin sesi yavaş yavaş salona yayıldı. Sanki zaman mühürlenmişti. Filmin içindeki ağır, kıpırtısız ateş gövdenin en derin yerinde sessizce kabardı; içte beliren ilk sıcaklıkla salonun karanlığında hafifçe yerinden oynadı. Sıcaklık sinemanın merdivenlerine doğru yavaşça yükseldi; balkonun kenarındaki sarı abajurlardan sızan ışıkla birlikte gecenin ortasına süzüldü. Gecenin sıcağında buharlaştı, eridi; yoldan geçenlerin elbiselerine, ruhlarına sindi. Otomobillerin açık pencerelerinden girdi. Sürücülerin derilerinin altına işledi. Sürücüler ellerini direksiyonun üzerindeki multimedya tuşlarına uzattılar; klasik müziği kapayıp Türk sanat müziği aramaya başladılar. Sanat müziği başlayınca, sıcak arabanın yan camının aralığından dışarı uçtu. Yayalar için yanan yeşil ışığı fırsat bilip karşıya geçti. Yükseldi. “Hastayım, yalnızım” oldu. Tekrar aşağıya indi. Kapanan kepengin paslı aralığından sıyrılarak asfalta çıktı. Elinde çanta taşıyan bir beyaz yakalının omzuna kondu. Yorulmuştu. Şehrin yüksek katlı mahallerinden birine giden bir otobüse bindiler. Otobüsün homurtuları arasında bir süre sesi duyulmadı. Işıklı yollarda ilerlediler. Sesini biraz yükseltti, beyaz yakalının kulaklığında. Beyaz yakalıdan bir durak önce indi; ters taraftan gelen metroya bindi. Metro şehrin merkezindeki Soho’ya doğru yol aldı. Metrodan indi. Galata Kulesi’nin gölgesine vardığında, taşın soğukluğuna çarpınca ince bir buhar halinde kalabalığa karıştı; insanların nefesleriyle birlikte yükseldi, saçlarının arasından geçti, çantalarının kayışlarına dolandı. Bir turistin fotoğraf makinesinin metal gövdesine değince titreşti; makinenin içindeki karanlık boşlukta bir an asılı kaldı. Kulenin etrafında dönen kalabalığın arasından kıvrılarak ilerledi. Bir sokak müzisyeninin gitarına çarptı. Aniden ısındı, ateşe döndü. Ateş, bir çocuğun elindeki balonun ipine değdiğinde inceldi, ip boyunca yukarı çıktı, balonun yüzeyinde buharlaştı. Buhar, kulenin arkasındaki dar sokağa süzüldü. Sokak lambasının sarı ışığına çarpınca yeniden yoğunlaştı; taş duvarın pürüzlerinde bir an tutundu, sonra binanın yüzeyine sürtündü. Binanın taşları arasında ince bir aralık buldu; aralıktan içeri sızdı. Üç numaranın soğuk boşluğundan geçti, on ikinin karanlığında titreşti; sonunda çatı katının kapısına ulaştı.Kapı açılmadı — kapı eridi. Sıcaklık, ahşabın lifleri arasından geçerek içeri aktı; kapı sadece bir anlığına var olmuş bir gölge gibi geride kaldı.İçeride, sıcaklık kendi üzerine kıvrıldı; bir an durdu, sonra göğsünün derinliklerinden ince bir titreşim yükseldi. Bu titreşim ne müzikti ne rüzgâr — kendini hatırlayan bir kıvılcımdı. Ve gece, o kıvılcımı saklayacak kadar karanlık, yaz ise onu büyütecek kadar sıcaktı.Kıvılcım, odanın karanlığında bir an asılı kaldı; sonra yavaşça şekil değiştirdi, yoğunlaştı, derinleşti.Varlığı öze dönüştü; öz bir nefese açıldı.Vangelis çalan pikabın iğnesi oldu; titreşimi göğsünün içine çekti. Müziğin ritmiyle önce bir su damlasına dönüştü, sonra damlanın ağırlığına dayanamayan denize karıştı; deniz büyüdü, okyanus oldu. Okyanus genişledikçe zaman gevşedi; dalgaların arasından sızan ince bir ışık onu yukarı çekti. Bir an, ateşin bütün yolculuğu — sinemanın merdivenleri, Galata’nın taşları, çocuğun balonu — tek bir nefeste toplandı. Nefes yükseldi, onu yuvaya taşıdı.Yuvada sadece ışık vardı. Ne gölge vardı ne ağırlık. Ne beklemek vardı ne kavuşmak. Her şey aynı parlaklıkta, aynı sonsuzlukta duruyordu.Tam o parlaklığın ortasında, göğsünün içinden ince bir sızı geçti. Bir omza yaslanmanın sıcaklığı. Bir kış günü battaniyenin altına girerken duyulan o küçük ürperti. Yağmurun teni ıslatırken bıraktığı o kısa titreyiş. Bir şarkının ortasında boğazda biriken o düğüm.Hiçlik bunların hiçbirini tutmuyordu. Çünkü burada hiçbir şey başlamıyordu. Hiçbir şey başlamadığı için anın kıymeti yoktu. Kayıp yoktu; kayıp olmayınca sevmenin ağırlığı da yoktu.O an geri dönmek istedi. Zamanın kırıldığı, dizlerinin çöktüğü, “Yoruldum, başaramıyorum,” dediği o anlara. O kırılgan, o yorgun, o ölümlü bedene. İnsanın kalbinde açılan o ince yarığın içinden sızan hüzne. Ateşin yeniden beden bulduğu o ilk hâle.“Ah,” dedi içinden, “Nasıl da unutmuşum kırılmanın güzelliğini. Bir anın geçiciliğini. Bir insanın tenine değmenin o tarifsiz hissini.”Ve o kusursuz ışığın ortasında, bir anlığına, yeniden dünyaya dönmek için her şeyini verebileceğini anladı.
25.04.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:






Yorum gönder