Cumartesi Sohbetleri – Cemre
Cumartesi Sohbetleri – Cemre
Aşkın Mekânı: İçeri Doğru Üç Adım
“Aşkın üç cemresi vardır…” Şems-i Tebrizi.
Ali, taş avlunun eşiğinde durdu. Henüz içeri girmemişti; sadece bakıyordu.
Avlunun ortasında Ece, rüzgârın savurduğu saçlarını düzeltirken başını kaldırdı. Göz göze geldiler.
Ali, bunun bir beğeni olduğunu sandı. Oysa sadece eşiğe düşen ilk cemreydi.
Ece, bakışını bir anlığına kaçırıp sonra yeniden Ali’ye çevirdi; sanki “geldiğini fark ettim” demek ister gibi çok hafif bir gülümsemeyle başını ona doğru eğdi. Bu, kalabalığın içinde yalnızca ona verilmiş küçük bir selam gibiydi.
İşte o hareketti: hafif, ürpertici, insanı olduğundan bir adım daha yakına çeken o ilk kıvılcım.
Avlunun taşları ısınmıştı. Ali, bunun havadan olduğunu düşündü. Değildi. Isınan kendi içiydi.
Bir adım attı. Avluya girdiğini sandı. Oysa sadece bakışın mekânına girmişti.
Ece, Ali’nin attığı o tek adımı fark etti; bakışını hafifçe aşağı indirip yeniden kaldırdı, sanki “evet, duydum” der gibi sessiz bir kabul sundu. Bu kabul, avludan çok daha derin bir yere açılan ilk kapıydı.
Kapı aralandı.
Ece avludan içeri yürüdü; Ali de peşinden. Burada artık bakış bitmişti. Bu bir mekâna girmekti.
Odanın duvarlarında eski bir sarayın solmuş motifleri vardı. Ali bu motiflerin yıllardır orada olduğunu sandı. Oysa Ece konuşmaya başladığında fark etti: Motifler onun sesiydi.
Her cümle bir desen, her nefes bir kıvrım, her susuş bir gölge.
Ali odanın ortasında durdu. Ece’nin sesi duvarlarda dolaştıkça, motifler sanki yeniden renk kazanıyor, solmuş çizgiler yavaşça belirginleşiyordu.
Ece bir şey anlatmıyordu aslında; sadece konuşuyordu. Ama Ali her kelimenin odanın bir köşesini aydınlattığını hissediyordu. Sanki Ece’nin sesi mekânın karanlıkta kalmış yerlerini tek tek ortaya çıkarıyordu.
Ve Ali o anda anladı: Bu oda, Ece’nin içiydi. Ve o bu iç mekâna ilk kez adım atıyordu.
Ali odanın ortasında durdu. Kalmak istediğini fark etti. Bu fark ediş, gönle düşen cemreydi.
Sevgi, bir mekânda durmaya razı olmaktı. Ali razı oldu.
O razı olur olmaz, odanın havası değişti. Sanki duvarların soluk motifleri, Ali’nin bu kararını duymuş gibi çok hafif bir kıpırtıyla yer değiştirdi. Bir çizgi uzadı, bir gölge derinleşti, bir renk kendini hatırlattı.
Ece, Ali’nin bu fark edişini yüzünden okudu. Hiçbir şey söylemedi. Ama sessizliği, odanın içinde yeni bir kapının daha açıldığını haber veren ince bir esinti gibiydi.
Ali, bunun yeni bir kapı olduğunu o anda anlamadı. Sadece içinin biraz daha ısındığını hissetti. Oysa bu, üçüncü cemrenin çok uzaktan gelen ilk sıcaklığıydı.
Henüz düşmemişti, ama yaklaşmıştı.
Ali içinin ısındığını hissetti ama bu sıcaklık bir kapı açmaya yetmezdi. Ece, onun henüz hazır olmadığını biliyordu. Bu yüzden konuşmadı; sadece bekledi. Bekleyiş uzadıkça odanın duvarlarındaki motifler yavaşça soldu, sanki Ali’nin kendi içindeki varoluşun tamamlanmasını bekliyordu.
Aradan uzun bir zaman geçti. Sonra zamanı geldiğinde Ali’nin içinde, kendisini de duyan yeni bir öz belirdi.
O öz ortaya çıktığında, Ece gece vakti Ali’yi odadan çıkarıp uzun bir koridora götürdü. Koridorun sonunda büyük bir kapı vardı; ağır, eski, neredeyse unutulmuş bir kapı.
“Burası,” dedi Ece, “ruhun mekânı.”
Kapı açıldığında Ali bir sarayın içine girdiğini sandı. Ama saray boştu. Ne taht vardı, ne oda, ne avlu.
Sadece boşluk.
Ece Ali’nin arkasında durdu. “Bazı aşklar,” dedi, “insanı bir mekâna almaz. Onu o mekânın kendisi yapar.”
Ali, o anda anladı: Saray boş değildi. Saray kendisiydi.
Artık çıkış yoktu. Geri dönüş de.
Çünkü üçüncü cemre düştüğünde, aşk artık bir yer değil, bir varoluş biçimiydi.
Son söz: Peki senin cemren nereye düştü; gözüne mi, gönlüne mi, ruhuna mı?
11.04.2026
Şevket M. Oğuz
Share this content:






Yorum gönder