Cumartesi Sohbetleri Eminönü: Suriçi’nin Kalbinde Bir Gezi

Cumartesi Sohbetleri
Eminönü: Suriçi’nin Kalbinde Bir Gezi
Bugün size dünyanın başşehrini anlatacağım. Ben bu başşehirde doğma şansına sahip olmaktan gurur duyuyorum. Hem de üçüncü kuşak başşehirli olmak benim için ayrı bir mutluluk kaynağı. Yeni dünyaya gelen torunum ise benden şanslı çünkü o tam bir entelektüel olacak. Ben yarım entelektüelim, o ise tam olacak. Çünkü bir insanın entelektüel olması için en az dört kuşak bulunduğu şehirde olması gerekiyor.
Benim başşehrimin merkezi Suriçi; atalarımın ilk yaşadığı yer ve hem benim hem de sevgili eşimin doğduğu topraklar. Bu arada, o da ikinci kuşak bu şehirli. Eskiden Suriçi denilince Fatih ve Eminönü akla gelirdi; bugün ise Eminönü artık ilçe değil, tamamı Fatih’e bağlı.
Peki neden ‘Suriçi’ denmiş? Çünkü etrafı surlarla çevrili Doğu Roma İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmet’in fethinden önce tam bin yıl boyunca burada hüküm sürdü. ‘Bizans’ adı ise aslında sonradan uydurulmuş bir terimdir; kendilerine ‘Romalı’, yani Rum diyen Doğu Roma için bu ismi Alman tarihçi Hieronymus Wolf, 1557’de Batı Roma’dan ayırmak amacıyla literatüre sokmuştur.
Kısaca bir tarihimize geri döndükten sonra gelin beraber suriçinin merkezine daha yakından bakalım. Yedi tepeli şehir denir İstanbul için. İstanbul aşığı Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sana dün bir tepeden baktım, aziz İstanbul” dizesinin de bu tepelerden birinde yazdığı rivayet edilir. Necip Fazıl’ın dillere destan “Canım İstanbul” şiirindeki “Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler/ Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…” beyiti de yine İstanbul’un yedi tepesine bir selam gibidir.
İstanbul’un hızla yükselen heyula gibi binalarının arasından İstanbul’un güzelliğini görmek her gün biraz daha zorlaşsa da, yedi tepeli şehir kimliği İstanbul için her zaman geçerli olacaktır. Peki bu yedi tepenin sur içinde olduğunu kaç kişi biliyor? İstanbul’un yedi tepesi (Sarayburnu, Çemberlitaş, Beyazıt, Fatih, Yavuz Selim, Edirnekapı, Kocamustafapaşa), tarihi yarımadayı kapsayan ve özellikle Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirine konu olan eşsiz panoramik manzaralar sunan bölgedir. Bu tepelerden gelen İstanbul, camileri, denizi ve yapısal tarihiyle büyüleyici bir görsel şölen sunar.
Şimdi isterseniz, sur içinin merkezine, yani kalbine, girelim; Fatih’in Eminönü’ne. İlk olarak Hacıosman metrosundan Haliç durağında inelim. Köprünün üzerinden hafif bir rüzgâr eşliğinde yürürken, Haliç’in o eşsiz güzelliğine bakıp selfi yapalım. Köprüden aşağıya indiğimizde bizi yeni yapılan Eminönü-Alibeyköy tramvay hattının Küçükpazar durağı karşılar. Buna binip eşsiz bir haliç turu yapabilirsiniz.
Bu hatta Balat turu yapın, Eyüp Sultan’a uğrayın, teleferiğe binip Pîer Loti’ye çıkıp çayınızı için, Feshane’de inip sergileri gezin. Bu kadar gezmeden sonra karnınız acıkmıştır. Eyüp Devlet Hastanesi durağında inin. Sahildeki devasa parkta yeşil alandan yürüyerek tarih, kültür ve lezzetin eşsiz seyir keyfi ile buluştuğu özel bir mekân; İBB Altınboynuz Sosyal Tesisi… oldukça ekonomik.
Haliçten sonra isterseniz onu başka bir gün anlatırım. Gelelim anavatanımıza. Köprünün bitiminde yolun karşısına geçtiğimizde bizi Tahtakale karşılar. Kalealtı, bölgenin dar sokakları, baharatçıları ve hanlarıyla ünlüdür. En ünlü hanı ise Şarkan. Burası eşimin özellikle kâğıt rölyef tablolar yaptığı zamanlarda sık sık ziyaret ettiği bir yer.
Osmanlı’da ilk olarak Tahtakale’de açılan ve tüm şehre hızla yayılan kahvehaneler sayesinde halk kahveyle tanışmış. Günün her saati kitap ve güzel yazıların okunduğu, satranç ve tavlanın oynandığı, şiir ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı kahvehaneler ve kahve kültürü dönemin sosyal hayatına damgasını vurmuş. Saray mutfağında ve evlerde yerini alan kahve, çok miktarda tüketilmeye başlanmış. Çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulduktan sonra dibeklerde dövülerek cezvelerde pişirilmek suretiyle içiliyor ve en itibarlı dostlara büyük bir özenle süslü fincanlarda ikram ediliyor. Kısa sürede gerek İstanbul’a yolu düşen tüccarlar ve seyyahlar gerekse Osmanlı elçileri sayesinde Türk kahvesinin lezzeti ve ünü önce Avrupa’yı, oradan da tüm dünyayı sarmış. Zaman içinde Avrupa mutfağına giren ve yepyeni hazırlama metodu ile hazırlanan kahve, güğüm ve cezvelerde pişirilerek “Türk kahvesi” adını almış. Günün ilk yemeğine “kahvaltı” denmesinin sebebi, sabahları kahve öncesi yenen yemek olmasındandır.
İşte bu kahvehanelerden günümüze kalan en güzel yerlerden biri Beta han. Hanın avlusuna girdiğinizde bugünden çıkıp kendinizi başka bir çağda buluyorsunuz. Burada içilen sade kahve ve yanında verilen mor reyhan bitkisi ile elde edilen hafif, aromatik ve ferahlatıcı reyhan şerbetinin tadı harika. Ala kahve içiminden sonra mutlaka Beta çayın çeşitli çaylarından almadan olmaz. Avludaki diğer dükkânlarda ise lokum, ceviz ve çeşitli tatlılar bulmak mümkün.
E sabah keyif kahvemizi de içtikten sonra gezimize devam edelim. Tahtakale’nin en kalabalık yerine doğru ilerlerken burnumuza mis gibi kahve kokusu gelmeye başladı. Demek ki Kuru Kahveci Mehmet Efendi’ye yaklaştık. Kâğıt torbalar içerisinde çeşitli gramajlarda satılan 1871 yılından beri varlığını sürdüren Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin Türk kahvesi dükkanının önünde devamlı bir kuyruk var.
Kahvecinin önünden ilerlediğinizde, günün her saatinde inanılmaz bir kalabalığın olduğu kavşak sizi karşılar. Ne hikmetse, burası sürekli kalabalık olur. İnsanlar omuz omuzadır. Kalabalığı aşıp ilerlediğinizde karşınıza Mısır Çarşısı çıkar. Mısırdan alınan vergilerle 1660 yılında Turhan Sultan tarafından yaptırılan altı kapılı çarşıda baharat dükkanları, Osmanlı kaftanları, çeşit çeşit şekerlemeleri, takıları, Mısır Çarşısı esnafı müşterileriyle İspanyolca, Fransızca, Almanca, İngilizce, Latince, Arapça, Çince, Japonca ve Yunanca konuşarak satıyorlar. Mısır Çarşısı, dünyaca ünlü Safranbolu safranı ve İran safranı gibi kaliteli safran çeşitlerini bulabileceğiniz en doğru adreslerden biridir. Gerçek safran, Crocus Sativus bitkisinin çiçeklerinden elde edilir ve kırmızı ipliklere benzer bir yapıya sahiptir. Çarşıda safranlar genellikle gram bazında satılır ve genellikle küçük cam şişelerde veya özel kutularda sunulur.
Mısır Çarşı’sının Yeni Camii tarafındaki kapısından çıktığımızda bizi Yeni Camii’nin duvarının önünde tarihi Eminönü çiçek pazarı karşılar. Her türlü süs bitkisinin mevsimine göre tohumları, fideleri, yumru ve soğanları, çeşitli ağaç ve çalı fidanları, zirai mücadele ilaçları, çeşitli organik veya inorganik gübreler ve bitki besinlerini burada bulursunuz. Fiyatlar makuldür.
Karnınız acıktığında, eğer kış mevsimi ise, Hamdi Restoran’da kış lahmacunu yemenizi tavsiye ederim. Hamdi Restoran’ın kış lahmacunu, Güneydoğu yöresine özgü, bol cevizli ve nar pekmezli (nar ekşisi) özel bir lezzettir. Klasik Antep lahmacunundan farklı olarak tatlı-ekşi bir aromaya sahip olan bu lahmacun, kış aylarına özel olarak menüde yer almaktadır.
Yeni Camii’nin köşesini dönünce meşhur Bankalar Caddesi başlar. Bu cadde hemen hemen tüm bankaların ilk şubelerinin olduğu caddedir. Özellikle İş Bankası’nın şu anda müze olan binasını gezmek çok keyifli, üstelik ücretsiz.
Yemekte yedik, sonra müze gezdik. Sıra geldi tatlıya, yani keşkül-ü fukaraya. Ben ne zaman İstanbul’a insem, mutlaka Hafız Mustafa 1864’te keşkül-ü fukara yemeden Sarıyer’e dönmem. Hafız Mustafa sadece tatlıcı değil, hamur işi alanında da çok ünlü. Hafız Mustafa’nın poğaçayı ilk bulan ve imal eden kişi olduğu bilinmektedir. Şimdi gelelim keşkül-ü fukaraya. Keşkül-ü fukara (bademli keşkül) sütlaçtan daha kıvamlı, muhallebiden ise badem aromasıyla kalıcı yoğun kıvamlı bir lezzettir. Keşkül-ü Fukara, Osmanlı döneminde dervişlerin “keşkül” adı verilen Hindistan cevizi veya abanozdan yapılan çanaklarıyla halktan topladıkları paralarla imarethanelerde pişirilen, yoksullara dağıtılan yetiştirici bir tatlıdır. Nefis terbiyesi amacıyla yapılan bu yardım ve paylaşım kültürü, tatlının “fakir keşkülü” olarak anılmasına vesile olmuştur.
Tatlımızı da yedikten sonra alışverişe devam etmenin tam zamanı. 1777’den beri aynı mekânda yer alan Hacı Bekir Efendi’ye uğrayıp şeker bahçesinden lokum ve rengarenk kavanozlarda bulunan akide şekerlerinden almadan eve dönmek olmaz.
Yavaş yavaş Eminönü gezimizi noktalamak üzere Haliç metrosuna yürürken yolumuzun üzerinde bulunan Zambo Çikolataya da uğramak gerekir. Burasının benim hayatımda ayrı bir yeri var. Çocukluğumun geçtiği Etyemez’de evimizin karşısında Salim Bey isminde bir komşumuz vardı. Salim Bey amca Zambo Çiklet fabrikasında çalışırdı. Benim yaşımdakiler bilirler üzerinde zenci fotoğrafı olan çikletler. Salim amca akşamları iş dönüşü mahalleye geldiğinde cebinden zenci kız fotoğraflı çikletleri çıkarır, bizlere (o zamanlar ben de çocuktum) dağıtırdı. İsmi de Çikletçi Dede olmuştu.
İşte Çikletçi Dede’nin çalıştığı Zambo Sakızı, sonradan çikolata imalatına başlamış, çikleti bırakmışlar. Çikletin üzerindeki zenci kız şimdi Zambo çikolatalarının üzerinde yaşamını sürdürüyor.
Eminönü’nde anlatılacak daha o kadar çok hikâye var ki… hepsini anlatırsam sayfalar sürer. En iyisi bu sohbeti burada noktalayayım.
Bu sokaklar benim çocukluğumun, gençliğimin, ailemin hafızasıdır; her gidişimde kendimi yeniden bulduğum yerdir.
21.03.2026
Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder