Cumartesi Sohbetleri – Yücenin Eşiğinde

Cumartesi Sohbetleri – Yücenin Eşiğinde
Gemi, gece boyunca hiç kıpırdamamış gibi görünüyordu; oysa ben güvertede durmuş, tahtaların altında bir şeyin nefes aldığını hissediyordum. Rüzgâr yoktu ama hava, yaklaşan bir şeyin ağırlığıyla koyulaşıyordu. Ben, gemiyi terk etmeye karar verdiğim anda, ufuk çizgisi birdenbire kendi içine çöktü. Sanki gökyüzü, görünmez bir el tarafından buruşturulmuştu.
O an, Mıgırdiç Cihanyan’ın fırtınası başladı.
Rüzgâr değil, bir ses önce geldi. Derin, içe çöken, insanın kaburgalarını birbirinden ayıran bir ses. Sanki deniz, kendi içindeki karanlık bir düşünceyi dışarı vuruyordu. Gemi sallanmadı; ama ben sallandım. Ayaklarımın altındaki tahta, bir anlığına yok oldu. Sanki bedenim, kendi ağırlığını unutmuştu.
Fırtına büyüdükçe, duyularım tek tek yer değiştirdi. Gördüğüm şeyler işitilir oldu; duyduğum şeyler dokunulur. Bir dalga yükseldiğinde, onun sesini değil, tuzunun dilimde bıraktığı keskinliği duydum. Gökyüzü çatladığında, ışığı değil, ışığın bıraktığı serin titreşimi hissettim. Bu yaşananın adı yoktu; yalnızca içten içe genişleyen bir hâl vardı.
Tam o sırada, uzak bir yerden bir müzik yükseldi— başlamadan yarım kalan, yükselirken çözülen, çözülürken yeniden gerilen bir müzik.
Wagner’in uyumu bozan müziği. Prelude to Tristan und Isolde
Bir tema yükseldi, sonra kendi üzerine çöktü.
Bir melodi başladı, sonra kendini reddetti.
Sanki müzik, kendi varlığını inkâr ederek büyüyordu.
Bu müzik, fırtınanın içindeki tek doğruluktu. Ama doğruluğu bile kararsızdı; bir nabız gibi atıyordu, her atışta başka bir yöne kırılıyordu.
Geminin kenarına geldiğimde, yücenin karşısında ne olduğumu anladım:
Hiçbir şey.
Ama bu hiçlik, bir eksiklik değil, bir açıklıktı.
Yüceye kavuşmak için yapılacak tek şey, kendini bu açıklığa bırakmaktı.
Bir adım attım.
Ayaklarımın altındaki tahta kayboldu.
Fırtına beni içine aldı.
Wagner’in kırık melodisi, bedenimin sınırlarını silmeye başladı.
Cihanyan’ın rüzgârı düşüncelerimi birbirinden ayırdı.
Ve o anda, yüceye kavuşmanın ne olduğunu anladım:
Kendini kaybetmek değil, kendinden geçmekti.
Bir varlık olmaktan çıkıp bir titreşim hâline gelmekti.
İçimde açılan o boşlukta, adı konmayan bir duygunun yavaşça yükselmesiydi.
Fırtına birden durdu.
Deniz, hiçbir şey olmamış gibi düzleşti.
Gökyüzü, kendi yırtığını unuttu.
Müzik sustu.
Ama içimde, hâlâ bir yerlerde, o kırık melodinin bıraktığı ince bir çizgi vardı.
Yücenin sınırı. Sınırda kendimi kaybettim.
Gözlerimi açtığımda kıyıdaydım.
Deniz yoktu; yerine ağır bir sis oturmuştu.
Kayaların soğukluğu içimdeki sıcak çizgiyle çarpıştı.
Bu çarpışmadan ne korku ne huzur, ikisini de aşan bir açıklık doğdu.
Kayalığın ucuna yürüdüm.
Sis, dünyanın devamını saklamıyordu; dünyayı yavaşlatıyordu.
Wagner’in melodisi burada kayboldu.
Ses, sisin içinde eridi; geriye yalnızca bir nabız kaldı.
Benim değil, yücenin nabzı.
Sis, kıyının hemen ötesinde bir uçurum gibi duruyordu.
Ama düşmek yoktu burada; yalnızca içeri doğru açılmak vardı.
Kayalığın ucunda durdum.
Aşağıya değil, ileriye değil içime baktım.
Sis, o bakışı geri yansıttı.
Bir insanın değil, bir bilincin duruşuydu bu.
Dünyanın içinde değil, eşiğinde duran bir duruş. Caspar David Friedrich’in duruşu. Gezgini değil, gezginin baktığı şeyi resmeden o sessizlik. Doğayı değil, doğanın içindeki boşluğu gören o duruş.
Artık tablodaki adam değil, ben vardım o kayalığın ucunda.
Yüzüm görünmüyordu, ama duruşum sisin içindeki yüceye açılıyordu.
Ve tam o anda, yüceyi gördüm.
Ufukta, sislerin içinde beliren o büyük, o yüce varlığı gördüm.
Bir manzara değil, manzaranın içindeki boşluğu.
Bir uçurum değil, uçurumun içindeki sonsuzluğu.
İşte o an anladım ki yücenin karşısında ben hiçbir şeydim. Ama o hiçbir şey, şimdi sisin üzerinde duran bir boşluğa dönüşmüştü.
Ve ben, o boşlukta duruyordum— Friedrich’in gezgini gibi değil, kendi yücemin eşiğinde duran biri olarak.
14.03.2026 Şevket M. Oğuz
Share this content:





Yorum gönder