black and white photo a person sitting in a park

Cumartesi Sohbetleri – Birlikte Yaşamanın İçten Tarihi

Cumartesi Sohbetleri

Birlikte Yaşamanın İçten Tarihi

Adam sabahın erken saatlerinde uyandı. Perdelerin arasından sızan ışık, odanın duvarlarında ince bir çizgi gibi dolaşıyordu. Yanında, yıllardır aynı yastığa baş koyduğu kadını uyuyordu. Saçları omzuna dökülmüş, nefesi düzenli, huzurlu. “Bilmem kaç kavim geçti bu dünyadan,” diye düşündü adam. “Ve ben, her çağın sonunda yine aynı kadına döndüm.” Onu hiç kaybetmemişti. O hâlâ buradaydı. Aynı evde, aynı sofrada, aynı sessizliğin içinde. Ama adam biliyordu: Bazı aşklar, kaybedilmediği hâlde insanın içini ürpertir. Çünkü zaman değişir, şehirler değişir, insanlar değişir… Ama içindeki o yer, o göğsünün tam ortasındaki küçük oda, hiç değişmez. Kadın mutfakta çay koyarken adam kapı eşiğinde durdu. Onu izledi. Yıllardır aynı hareket, aynı zarafet, aynı tanıdıklık… ama her defasında başka bir anlam taşıyordu. Çayın buharı yükselirken, adam kendi içinden geçen o eski cümleyi düşündü: “Birlikte yaşamak, bir tarihtir. Ama bizimkisi… içten bir tarihtir.” Bu tarih, yüksek sesli değildi. Gösterişli değildi. Kimseye anlatılmak için yazılmamıştı. Ama adam biliyordu: Her sabah aynı karşılıklı içilen çayın, aynı sofrada paylaşılan ekmeğin, aynı evde dolaşan ayak seslerinin bir hafızası vardı. Bu hafıza, kavimlerin bıraktığı izler gibi derindi; ama çok daha sıcak, çok daha insaniydi. Kadın arkasını dönüp ona baktı. Gözlerinde yılların yorgunluğu değil, yılların tanıdıklığı vardı. Adam o an düşündü: “İnsan en çok kalbini verdiği yerde acı çeker,” demişti Dostoyevski. Ama bu acı, kaybetmenin acısı değildi. Bu, birlikte yaşamanın ağırlığıyla gelen tatlı bir sızıydı. Bir sorumluluk, bir bağlılık, bir köklenme hâliydi. Kadın çaydanlığı masaya koydu. Adam sandalyesine oturdu. Bir anlık sessizlik oldu; ama bu sessizlik boşluk değildi. Bu, yılların içinden süzülmüş bir huzurdu. Adam içinden geçirdi: “Sen, içimde yüzyıllardır ayakta duran o medeniyetin ta kendisisin. Yıkılmadın. Sadece derinleştin.” Kadın çayını içerken farkında değildi belki, ama adam onu izlerken kendi iç tarihinin sayfalarını çeviriyordu. Her sayfada kadını vardı. Her satırda onun sesi, onun kokusu, onun varlığı. Ve adam biliyordu: Kavimler geçer. Çağlar değişir. İnsan unutmayı öğrenir. Ama bazı kadınlar, bir erkeğin göğsünde yer değiştirmez. O kadın da onun karşısında oturuyordu. Hâlâ. Yıllardır. Ve adamın içindeki o küçük oda, hâlâ onun adıyla doluydu. Gün böyle aktı, akşam olduğunda sofrayı kadın kurdu. Adam karşısına oturdu. Kadın çorbayı koyarken bir an durdu. Adam başını kaldırıp ona baktı. “Ne oldu?” diye sordu kadın. Adam gülümsedi. “Hiç,” dedi. “Sadece… seni düşündüm.” Kadın anlamadı belki. Ama adam biliyordu: onu seven, özleyen, önemseyen adamdı o. Yüreğiyle, kaygısıyla, yoklamalarıyla, her günkü küçük “iyi misin?” leriyle… Ama bazı aşklar, unutulmaz değil… Unutulması gerekmeyen aşklardır. Adam elini kadının elinin üzerine koydu. “Sen,” dedi içinden, “Göğsümden bir milim bile kaymadın. Kaymana da gerek kalmadı. Çünkü sen zaten hep buradaydın.” Adam bazen geceleri uyanıyor, kadının yüzüne bakıyordu. Uyurken bile tanıdıktı. Uyurken bile güven veriyordu. “Sen,” diyordu içinden, “Benim içimde kurduğum en uzun medeniyetsin.” Bu medeniyet yıkılmamıştı. Savaşlar görmüştü belki, tartışmalar, suskunluklar, kırgınlıklar… Ama ayakta kalmıştı. Çünkü bazı kadınlar, bir erkeğin göğsünde yer değiştirmez. Günler değişir, yıllar geçer, saçlara ak düşer… Ama o yer, o küçük oda, hep aynı kalır. 07.03.2026 Şevket M. Oğuz

Share this content:

Yorum gönder